ARDA EKŞİGİL*
Erdoğan’ın, elinde topladığı tüm güce rağmen geceleri yatağında kıvranmasına sebep olan, Davutoğlu’nun stratejik derinliğine ve özenle taranmış saçlarına rağmen her gün kürsülerden oyuncağını kaybetmiş sinirli bir çocuk gibi haykırmasının arkasında yatan esas mesele, aynı zamanda en derin, en ulvi davamız: Özümüze dönmek. Kadim medeniyetimizin köklerine inmek. Aslımıza rücu etmek.
Ne yazık ki bizim kansere çare bulacak, Mars’tan su ve toprak numunesi toplayacak ya da kuyruklu yıldızlara mekik indirecek lüksümüz yok. Yeni nesil henüz Amerika’nın gerçek kaşiflerini bile tanımıyor.
Zafer yürüyüşü…
Bizim birinci vazifemiz, 200 yıl önce Tanzimat’ın açtığı yaraları sarmak, yüz yıllık Kemalist parantezi kapatmak, ayaklar altına alınmış ahlaki değerlerimizi korumak, unutturulmak istenen şanlı tarihimizi canlandırıp tekrar yazmak, Türkçe öğrenemeden Eski Türkçe rüya görebilmek, her köşe başına imam hatip açıp her tepe başına Osmanlı mimarisinin betondan çirkin taklitlerini dikebilmek, kadın bedenini doğumhane ve mutfağa hapsedebilmek, ademoğlunun ‘fıtrat’ını tartışıp kendince tanımlayabilmek…
Hepsi, ‘Frenkleşen’ (ve dolayısıyla ‘yozlaşan’) bir toplumun onca yıl hor görülmüş özüne doğru yaptığı zafer yürüyüşünü müjdeliyor.
Kuşkusuz, ecdadımızla hemhal olup Batı’nın sunduğu tahrik edici nimetleri elinin tersiyle itebilmek her babayiğidin harcı değil. Erdoğan ve silah arkadaşlarının bu göz yaşartıcı dik duruşunu 21’inci yüzyılın ilk büyük kahramanlık destanı olarak algılamamak yalnızca Boğaz’daki yalılarının teraslarında puro tüttürüp viski yudumlayan ‘yerli turistler’e mahsus.
Erdoğan’ın Batı’ya ihtiyacı yok
Kökleri dışarıda kalmış bu azınlığın aksine, aslına rücu ederek terbiye edilmiş bir medeniyeti tekrar şaha kaldıran Erdoğan’ın Batı’ya ihtiyacı yok…
Bundan böyle, kendine pek yakıştırdığı Daniel Hechter imzalı takım elbiselerini, taktığı Rainier kravatı ve güneşli günlerde tercih ettiği -kenarları kristalli- Swarovski gözlüklerini fırlatıp atacak.
Uzun ve cesur adam, rengarenk kıyafetleriyle yedi iklimde gururla arz-ı endam eden Afrika liderleri gibi ‘aslımıza uygun’ bir padişah kavuğu ve zarif kaftanıyla G-20 ve BM toplantılarının tozunu attıracak.
Bundan böyle, yurtdışı ziyaretlerini Frenk icadı Boeing’lerle değil, atalarımız gibi Endülüs atı üstünde bir Yeniçeri bölüğü eşliğinde yapacak.
Haberleşme iPhone üzerinden değil, posta güvercinleri ve ulaklarla yapılacak.
Kafir icadı elektrik kesileceği için, CIA icadı internet de tedavülden kalkacak (Her şerde bir hayır vardır: Melih Gökçek tweet atamayacak).
Kamera, prompter ve mikrofon gibi aygıtlar da gavur icadı olduğundan, mitingler ve grup toplantılarında 72 kanaldan şov yapıp nara atarak kurdele kesme adeti son bulacak.
Doğum kontrol hapları ve sezaryene verilen sert tepki aspirin ya da kalın bağırsak ameliyatına da verilecek.
İbni Sina ve İbni Rüşd gibi Müslüman alimlerinin yıllanmaz tıbbi yöntemleri dururken Pasteur ya da Harvey gibi ecnebi hekimlerin bid’atına (yeniliklerine) uyulmayacak. Anjiyo yapılmayacak, MR çekilmeyecek. Hastaneye ambülansla değil, Sahabe gibi at arabasıyla gidilecek.
Felsefe denince Foucault’da değil Gazali’de, sosyoloji denince Bourdieu’de değil İbni Haldun’da durulacak.
Asr-ı Saadet’e dönmek kolay değil
Ama, Asr-ı Saadet’e dönmek kolay değil. AKP kongrelerinde tekbir çekmek, İsrail elçiliği önünde bayrak yakmak, Ayasofya’yı ibadete açmaya kalkışmak, beyaz kefen giyip Cumhurbaşkanı’nı karşılamak ya da Beyazıt Meydanı’nda şişme Noel Baba bıçaklamak yeterli olmayabilir. Diğerlerinden farklı, köklü, üstün ya da değerli bir medeniyete mensup olduğunuzu iddia ediyorsanız, kendinizden saymayıp tehdit olarak gördüğünüz medeniyetin sunduklarına karşı da biraz mesafeli durmanız beklenebilir.
Selefisinden tatlısu İslamcısına, post-modern Müslümanların ortak trajedisi: Rus yapımı kalaşnikoflarla savaşarak Japon Toyota’sı üzerinde İslam Devleti ilan etmek; kolunda Rolex saatle kendini Halife ilan edip Batı’yı tehdit etmek; Noel bayramını kıskanıp ‘kutlu doğum haftası’ gibi ‘yeni gelenekler’ icat etmek; İstanbul’u alaturka bir Manhattan’a çevirmek ya da ‘alkolsüz bira’yla keyfetmek.
Kadim medeniyetimizden arda kalan parlak ışıklı AVM’ler, ‘nargile kafe kültürü’ ve Nihat Hatipoğlu’nun efsunlu sesi.
Kutsal dava çoktan kaybedilmiş
Akıntıya karşı kürek çeken Reis ise, Alman yapımı zırhlı Mercedes’inin içinde ‘Ak Saray’ına yol alırken yahut Rixos Premium Bodrum’da tatil yaparken bile acınacak halde.
Kutsal dava, çoktan kaybedilmiş.
Sırtını dayadığı geleneksel Türkiye’nin bir elinde tespih diğerinde ‘akıllı tablet’, gönlü Kabe’de ama gözü Apple Store’da.
* Kanada’dakiz McGill Üniversitesi’nin Tarih bölümünde Osmanlı tarihi üzerine yüksek lisans yapıyor