Fransa'dan ehven-i şer dersleri…
F

DAĞHAN IRAK

daghan@daghanirak.com

@daghanirak

Malumunuz, bütün dünya tarafından merakla izlenen Fransa cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci turu, bir kez daha Emmanuel Macron’un, faşist Marine Le Pen karşısında galip gelmesiyle sonuçlandı.

Bu sonucu, herkes kendi mezhebince yorumlayacaktır; zaten sonuç her yönüyle buna açık. ‘Demokrasinin zaferi‘ deyip methiyeler de düzebilirsiniz, Marine Le Pen’in oyunun yükselişine bakıp tehlikenin iyiden iyiye arttığını da düşünebilirsiniz.

Ben, Fransa’da altı yıldan fazla yaşamış bir göçmen olarak, biraz daha farklı bir yerden bakacağım. Fransa’daki bu seçimleri aşırı sağ kazandı. Aşırı sağ, bu seçimleri, daha yapılmadan kazanmıştı zaten. “Ne saçmalıyor yine bu deli?” demeyin hemen, açıklayabilirim.

Fransa’ya ilk ayak bastığım dönem, Jean-Marie Le Pen’in, yani Marine Le Pen’in babasının, bir diğer deyişle OG faşistin ana akım siyasette kendini belli ettiği yıllardı. Baba Le Pen’in söylemi, açık ve benim diyen aşırı sağ partiye taş çıkartan, içinde Holokost inkârcılığından sömürgecilik övgüsüne kadar her türlü pisliğin olduğu bir söylemdi. Aynı yıllar, yani 1990’ların sonları, Fransa’da farklı kimliklerin kendini daha belirgin kıldığı, özellikle popüler kültür üzerinden görünür olduğu yıllardı. Bir yandan Jean-Marie popülerliğini artırırken diğer taraftan Jamel Debbouze’lar, Gad Elmaleh’ler, Zinedine Zidane’lar, Zebda’lar genç neslin gönlünü çalıyordu. Daha sonra pek çok ülkede göreceğimiz gibi genç, şehirli, eğitimli, çok kültürlü Fransa ile yaşlı, köylü, eğitimsiz, bembeyaz, ‘mozaik değil beton‘ Fransa sessizce kamplaşıyordu. 1998 Dünya Kupası ve Fransa erkek milli futbol takımının oradaki zaferi, zamanın ruhuna da uygun olarak çok kültürlü Fransa’nın kültürel üstünlüğünün simgesi olmuş; takım, Jean-Marie Le Pen’le doğrudan çatışmaya girerek belki de bundan sonra siyasal alanda karşımıza çıkacak ittifakların prototipini çizmişti.

Lâkin ‘öteki Fransa‘, bu kültürel değişimle giderek hızlanan sessiz bir hoşnutsuzluk yaşıyordu ve bunu açık edecek cesareti olmasa da (çünkü ayıplanırlardı), Le Pen’in ağzından düşündüklerini duyuyordu. 1998 ile 2002 arası, Fransa’daki derin kültürel değişimin damga vurduğu bir dönemdi. Tâ ki… Jean-Marie Le Pen, 2002 cumhurbaşkanlığı seçiminde Sosyalist Partili Lionel Jospin’i geçip ikinci tura kalana kadar. Baba Le Pen birinci turda 4.8 milyon Fransız’ın oyunu almış, ülkede müthiş bir şoka neden olmuştu.

İkinci turda Le Pen’in rakibine oy vermek, adeta bir yurttaşlık görevine dönüşmüştü. Yalnız bir problem vardı; rakip mevcut cumhurbaşkanı , aleyhindeki yolsuzluk dosyaları, kendisine mahkeme tarafından verilen dokunulmazlıkla rafa kalkan Jacques Chirac’tı. Hakkında “Onu hapiste görmek istiyorum” diye şarkılar bestelenen Chirac yani. Fransa, özellikle de sol cenah, faşiste karşı hırsıza oy verme mecburiyetiyle karşı karşıyaydı. Chirac, seçimi yüzde 82 oy alarak kazandı.

2002’de ilk kriz atlatılmıştı belki ama daha derinlerde başka bir kriz doğmaya başlamıştı. Aynı yıl içişleri bakanı olan Nicolas Sarkozy, merkez sağ parti Halk Hareketi Birliği’ni daha da sağa çekmeye başlamıştı. Özellikle 2005 ili 2007 arasındaki ikinci döneminde, göçmen karşıtı söylemini sertleştirmiş; gettolardaki polis şiddetinin artmasıyla başlayan isyan dalgasında da eylemciler için ‘serseri‘ anlamına gelen ve genelde ırkçı bir bağlamda kullanılan ‘racaille‘ kelimesini kullanarak Le Pen’in seçmen kitlesine köpek ıslığı çalmaya başlamıştı. Türkiye’nin, Avrupa Birliği’ne adaylığı ve AB genişleme süreci de Sarkozy için aşırı sağa göz kırpma fırsatıydı. Sarkozy, ‘öteki Fransa‘nın taleplerine taviz veren ilk ana akım siyasetçi olacaktı.

Bu fırsatçılığının faydasını da gördü. 2007’deki cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, Le Pen’in beyaz Fransızlar arasında popüler olduğu çok göç alan şehirlerden oy toplayarak seçimi kazanmaya başardı. Artık kızı Marine tarafından liderlik koltuğundan indirilmeye yaklaşan Jean-Marie ise yüzde 10 civarında oy alabilmişti. 2012’de ise Marine ilk seçiminde ödünç oyları geri almış ve yüzde 18 oyla ana akımı tehdit etmeye başlamıştı. 2008 küresel ekonomik krizi, kriz yaşayan her ülkede olduğu gibi ırkçı şarlatanların yoksul halkı göçmenlere karşı kışkırttığı bir süreci başlatmış; Marine Le Pen de bunun Fransa’daki faili olmuştu.

Öte yandan Marine Le Pen, babasından farklı olarak basına malzeme olacak açık ırkçı ve faşizm yanlısı söylemlerden uzak durmaya çalışıyor, ancak aşırı sağcı militanlarla ilişkisini de perde arkasında sürdürüyordu. Ana akım sağın Sarkozy’le başlayan daha da sağa kayma taktiğini, tersten uygulamaya başladı. Ana akım sağcıların sindirebileceği, demokrasiyle barışık bir imaj çizip Sarkozy zamanında aşırı sağ politikalara açık hâle gelen kitleleri kendine çekiyordu. 2017 seçimlerinde ilk kez merkez sağı geçerek ikinci tura kaldı. Oy sayısı 7.5 milyonun üstüne çıkmış, ikinci turda kaybetmesine rağmen 11 milyon oyu zorlamıştı. Merkez sağın ilk turdaki 7.2 milyon oyunun neredeyse yarısının ikinci turda Le Pen’e gitmiş olma ihtimali yüksekti. İmaj değişikliği; partinin adının Ulusal Cephe’den Ulusal Toplanış’a çevrilmesi ve Baba Le Pen’in tüm izlerinin silinmesiyle devam etti. Geçen pazar günü ise 13.2 milyon oyla yüzde 41.5 orana ulaştı Marine Le Pen.

Bu kronolojik hatırlatmaları yaptıktan sonra biraz durumu yorumlayalım.

Birincisi, belki uzaktan bakanlar için öyle görünebilir ama Macron’un zaferi, öyle ‘demokrasinin zaferi‘ filan değil. Ehven-i şer stratejilerinin ülkeleri nasıl bir tehlikeye sürüklediğinin göstergesi. Macron, bir önceki seçimde, merkez soldan çıkmış liberal bir merkez aday, bir parti liderinden çok bir ‘start-up yöneticisi‘ imajıyla yarışmıştı. Göreve geldikten sonra ise açık bir şekilde sağa kaymaya ve Le Pen’e karşı koltuğunu korumak için aşırı sağın aklından geçen her şeyi uygulamaya geçirmeye başladı. Macron, Avrupa Birliği’nin savunduğunu iddia ettiği bütün değerleri çiğnediği insanlık dışı ‘Avrupa Kalesi’ politikalarının yürütücüsü olmuş, ülkesindeki protesto eylemlerinde polis şiddeti kullanımını sıradanlaştırmış, üniversitelerdeki eylem dalgası sırasında pek çok okul yönetiminin Le Pen’ci faşist çeteleri eylemcilere karşı örgütlemesine göz yummuştu. Birkaç sene öncesine kadar hayal bile edilemeyen okulda çevik kuvvet görmek, artık günlük hayatın bir parçasıydı. Diğer taraftan polis şiddeti içerisinde Macron’a çok yakın isimler de vardı. 2018 yılının 1 Mayıs’ında, Macron’un sağ kolu Alexandre Benalla, polis kıyafetleri içinde eylemci döverken basına yakalanmış, Benalla’ya, Macron’un baskısıyla diplomatik pasaport ve silah taşıma ruhsatı sağlandığı ortaya çıkmıştı. Benalla’nın daha sonra Rus mafyasıyla ilişkisi de anlaşılacaktı. Bu skandalları ortaya çıkaran bağımsız yayın organı Médiapart’ın ofisi, doğrudan Macron’un atadığı Paris Başsavcısı Rémy Heitz ve polisler tarafından basılacak, arama izni olmadan ofislerde arama yapılmaya çalışılacaktı.

Macron’un ilk dönem başkanlığı Fransa’nın, Sarkozy’nin ikinci içişleri bakanlığı dâhil olmak üzere daha önce hiç olmadığı kadar sağa kaydığı, polis devleti ve hesap vermezlik uygulamalarının olağanlaştığı bir dönem oldu. Daha da korkutucu olan ise ülkenin Overton penceresinin, yani ana akımda kabul edilebilir politikaların iyice aşırı sağa yanaşması, 2002’de kabul edilemez olan birçok şeyin artık yalnızca Le Pen tarafından değil, Macron tarafından da ifade edilebilir olmasıydı. Hatta buna, kapitalizm ve Avrupa Birliği eleştirisini bir nevi ulusalcılık sayılabilecek bir popülist diskura yaslayan radikal sol Mélenchon’u dahi ekleyebiliriz bir yere kadar. Her ne kadar Mélenchon, rakiplerine kıyasla hâlâ çok daha uygar politikalar savunsa da 1990’ların sonunda küresel anti-kapitalist hareketin en önemli merkezlerinden Fransa solunun bu kadar milliyetçiliğe savrulması hayra alamet değil, hele ki göçmenleri örgütlemeden hiçbir şansı olmadığı bir ortamda.

Daha da endişe verici olan ise Fransa’da yurttaş kimliğinin mayası diyebileceğimiz cumhuriyet ve lâiklik gibi kavramların son yıllarda göçmen karşıtı ve İslamofobik bir silaha dönüştürülmesi. İkinci Dünya Savaşı’nda Nazi işgaline uğrayan ve ciddi bir bölümünde de işbirlikçi bir kukla devletin kurulduğu Fransa’da, yurttaş kimliği benzer ırk ayrımcılıklarını engellemek için etnik-dini öğeler içermiyor. Fransızlık, bir üst kimlik olarak kabul görülürken alt kimliklerin görünürlüğü istenmiyor. Görünürde bütünleştirici olduğu düşünülebilecek bu anlayış, gerçekte ise kurumsallaşmış ve kemikleşmiş ayrımcılıkların görünmez olmasına neden oluyor. Farklı kimliklerin kendi kültürlerine bağı, asimilasyoncu politikalarla baskılanırken, Fransız üst kimliğinin içine etnik ve dini alt metinlerin sızmasına göz yumuluyor. Lâiklik ise sıklıkla tek bir dine karşı savunuluyor; bu şekliyle ırkçılığın meşrulaştırılmasına araç hâline getiriliyor. İslamcı terörizmle mücadele, yer yer Müslümanlarla mücadeleye dönüyor ve gettolardaki yoksul Müslüman gençlerin radikalleşmesine adeta zemin hazırlanıyor. Üniversitelerde ve diğer kamu kurumlarında ırkçı hareketlere karşı hiçbir denetim ve cezalandırma mekanizması yok. Göçmen öğrencilerin çoğunlukta olduğu üniversitelerde profesörlerin ağzından ‘başörtülü kızların bir şey öğrenme kapasitesinin olamayacağı’nı ya da yabancı öğretim üyelerinin ‘aksanlarından dolayı işe alınmayabileceği‘ni duyabilirsiniz mesela, kimsenin de pek gıkı çıkmaz böyle şeylere.  En fazla eksantriklik olarak görülür.

Sıkıntılı meseleler bitti sanıyorsanız, yanılıyorsunuz. Fransa’da son birkaç yıl, dünyada yükselen sosyal adalet taleplerine karşı ciddi bir alerjinin doğduğu ve ana akımlaştığı bir dönem oldu. Anglosakson dünyayla rekabet, ülkedeki eşitsizliklerin tartışılmasının önünü tıkadı; ‘ülkeyi Amerikan kültüründen korumak’ da bunun bahanesi oldu. Manş’ın öbür yakasında üniversitelerde ve sokaklarda sorgulanan sömürgeci geçmiş, Fransa’da bizzat Macron’un ağzından savunuldu. Yıllarca sömürgeciliği meşrulaştırmak için kullanılan ‘uygarlaştırma misyonu‘ safsatası, Fransa’nın Afrika’daki neo-emperyal heveslerinin makyajı olarak çıktı karşımıza.

Sözün özü: Fransa bugün tüm siyasal alanı olduğu gibi sağa, hatta aşırı sağa kaymış bir ülke. Bir Batı Avrupa demokrasisi olarak Orban ya da Vuçiç gibi bir şoven demagog çıkarmamış ve bazı şeylerin daha süslü paketlenmiş olması, kimsenin dikkatini dağıtmamalı. Savaş tehlikesinin giderek yayıldığı ve göç konusunun önümüzdeki yıllarda da belirleyici olacağı bir bağlamda, Macron’un aşırı sağ politikaları ve söylemleri ana akıma adapte etmesi, en az Le Pen’in seçilmesi kadar tehlikeli. Aynı şekilde Fransa solunun zayıflığı, hâkim söylemin dışına çıkarak yoksul halk kitleleriyle politika geliştirememesi ve sekterlik, ülkeyi iyice faşizmin kucağına atıyor.

Dahası Fransa, kendi istisnailik iddiasıyla, ezilmiş kesimlerin insanca yaşama taleplerini de gözardı edebiliyor. Oysa Fransa’nın tarihiyle sorunu öyle ‘Amerikan Wokeçuluğu‘ diye görmezden gelinecek bir şey değil, bizzat kendi huzurunu ve güvenliğini tehdit ediyor. Ülkedeki bütün ayrıcalıklı kesimlerin tahakkümünün ‘ulusal kültür‘ diye sorgulanmaktan muaf tutulması, toplumsal barışı ateşe atmaktan başka bir işe yaramıyor.

Fransa ve Batı dünyasının geri kalanı, bugün Le Pen’in seçimi kaybetmesine sevinmiş olabilir ama Macron’un bugünkü seçim galibiyetinin, yakın gelecekte daha büyük felaketleri getirecek bir Pirrus zaferi olma ihtimali zannedilenden çok daha yüksek. Bu seçimleri aşırı sağın ‘light‘ versiyonunun kazanmış olması, önümüzdeki yıllarda çok daha sert tezahürlerini izlemeyeceğimiz anlamına gelmiyor maalesef.

Diğer taraftan Türkiye’yi ilgilendiren bir hamiş olarak, ehven-i şercilik tünelinin çıktığı yerin ‘Mahmut Hocanın odası‘ kâbilinden kakaolu bir yer olabileceğini görmek gerekir. Fransa’da olduğu gibi, Türkiye’de de yıllardır seçimler tek bir adayın önünü kesmeye dayalı (Gerçi biz başaramıyoruz, öyle bir fark var). Durum böyle olunca, o tek adayı indirmek için her yol meşru hâle geliyor ve parmak hesabı demokrasisi, seçmeni olabilecek her şekilde mutlu etmeyi denemeye başlıyor. Dahası karşı taraftan seçmen çalmak, kendi seçmeninin taleplerinden daha önemli hâle geldiği için, diğer tarafın politikaları benimsenmeye başlanıyor.

Fransa örneği, ehven-i şerciliğin siyasetin yerini almasının, ehvenin şerre dönüş sürecini nasıl hızlandırdığını göstermesi bakımından ibret verici. Fransa’da yıllar içinde yalnızca Le Pen oylarını artırmadı, karşısındaki adaylar da ona benzemeye başladı. Le Pen’e oy veren kitleyi tavlama isteği, Le Penleşmenin kapısını açtı, diğer adaylar Le Penleştikçe, orijinal Le Pen’in kaşesi arttı.

Türkiye’deki muhalefet blokunun sağcılaşması da benzer bir süreci işaret ediyor. Şu an ‘altılı masa‘nın rejim değişikliği dışında hiçbir elle tutulur talebi, konsensusa vardığı, hatta varabileceği hiçbir konu yok. Masanın yarısı açıktan AKP politikalarını savunuyor, o yarımın üçte ikisi de zaten AKP’nin çıkma parçası. Erdoğan’la başa çıkmanın yolunun Erdoğan gibi olmaktan geçtiği gibi bir anlayış var, bunun dışındaki her siyaset yapma hamlesi ‘AKP’nin işine yarar’cılığa çarpıyor. Bunun vardığı yer ise kültürel iktidarın siyasal ayağının tamamen Erdoğan lehine şekillenmesi. Türkiye için tıpkı Fransa’da Le Pen’in kaybedip Le Pencilik’in kazanması gibi AKP’nin gidip AKP’liliğin kalması gibi bir tehlike var. Oysa bu ülkenin kendine gelebilmesi için bu rejimin tüm enkazının kalkması gerekiyor.