
DAĞHAN IRAK
daghan@daghanirak.com
@daghanirak
Geçen hafta, AKP’nin tükenen ömrünü uzatmak için seçmen kitlesini alternatif bir gerçekliğe inandırmaktan başka bir çaresi bulunmadığını, bu nedenle etrafında çıkarcılarla fanatikler dışında kimsenin kalmadığını yazmıştım. Hafta içindeki gelişmelerle, AKP rejiminin hayatta kalma çabası, yeni ve çok tehlikeli bir merhâleye ulaştı. Hoş, özellikle 2016’dan beri AKP’nin kât-ı merâhili hep baş döndürücü bir hızda oldu ama parti-devlet ara rejiminin çalkantılı tarihinde bile 20 Aralık’ın yine de özel bir ara başlıkta anılmayı hak ettiğini düşünüyorum.
Bu köşeyi yazarken uzmanı olmadığım işlere burnumu sokmamaya azami gayret gösteriyorum. Yazarın bilerek yazdığı şeyden kazandığı hürmeti, bilmediği şeyleri biliyormuş gibi söyleme hakkına tahvil etmesini okuyucuya saygısızlık olarak gördüğümden, boyumu aşan konulara mümkün mertebe girmemeye çalışıyorum. Lâkin, ülkenin ekonomisi, ön lisans makroekonomi dersinden çaktıracak bir minvalde ilerlediğinden, meselenin toplumsal sonuçları olmamasına imkan yok. Tartışmak istediğim budur.
Geçen hafta bahsettiğim gibi AKP cenahındaki çıkarcılar ve/veya fanatikler, gerçekliği hep Erdoğan’ı haklı çıkaracak şekilde eğip büküyorlar. Son dönemde Türkiye’de herkesin konuştuğu ekonominin durumunu yorumlarken de, AKP’nin ‘gerçek bükücülüğü’ ciddi bir rol oynadı. Erdoğan’ın sürrealist ‘faiz sebep, enflasyon netice’ kuramının haklılığını savunmak için, parti-devletin resmi anlatısının birkaç hafta, hatta gün içinde birkaç kez değişebildiğine şahit olduk. Yaklaşık on gün önce ortaya atılan Çin modelinden hâllice yüksek kur, düşük maliyet üzerine kurulu ekonomik model, birkaç günde unutuldu ve kuru düşürmenin bir yolu bulunduğu an, bambaşka bir anlatıya geçildi. Bir gece öncesinde Kur’an temelli atıflarla faizi bitirme sözü veren Erdoğan’ın, ertesi gün cayır cayır gizli faiz uygulamasını devreye sokması yetmiyormuş gibi, bir gün önce yüksek kuru savunanlar, dolar düştüğü an ‘yüksek kura karşı alınan zafer’ naraları atmaya başladılar. Bu arada yüksek kura karşı alınan zaferin de, doların lira cinsinden fiyatını yalnızca bir ay önceki eski rekor seviyesine çekmekten ibaret olduğunu hatırlatalım. Yani parti-devletin bizden beklediği, kaybettiğimiz eşeği bulduğumuza sevinmemiz bile değil, o eşeği kesip bize yedirirken “rahmetli de pek lezzetliymiş” deyip mutlu olmamız. Bu arada, gecenin bir vakti Kur’an’dan hükümler eşliğinde doların tansiyonunu tavana vurdurup, ertesi gün açığa satışlarla dibe göndermenin ‘pump and dump’ diye bilinen piyasa manipülasyonundan farkını da bilen beri gelsin tabii.
1970’lerde ülkenin ithal ikâmeci ekonomik modelinin çöküşünü ve bağlantılı olarak 12 Eylül’e gidişini hızlandıran taşlardan biri sayılabilecek Dövize Çevrilebilir Mevduat uygulamasının bugün yeniden can simidi olarak sunulmasının nedenlerini de tartışırız birazdan ama önce bunun ne demek olduğunu ve kime yarayacağını bir söyleyelim. Diyelim ki, kuvvetli altıncı hisleriniz var ve hükümetin kurlara takla attıracak hamlelerini önceden sezebiliyorsunuz; yoksa hükümetimiz hiç insider trading yapar mı? Bir hafta önce 14 liradan dolar alıp, 20 Aralık gecesi 18’den satıp, birkaç saat sonra aynı dolarları 12’den toplamanız mümkün. Amerikan Merkez Bankası’nın faiz açıklamasına şunun şurasında bir ay var, kim bilir kaça satarsınız? Tabii bu çılgın dalgalarda sörf yapmanın kuvvetli önseziler kadar kuvvetli cüzdanlara ihtiyaç duyması gibi küçük bir detay var, zaten ne hikmetse genelde ikisi birbirine bağlı oluyor. Yoksa Sayın Nebati bakanımızın dediği gibi, “16-17’den dolar alıp yakalanan küçük yatırımcılar” oluyorsunuz.
Gelin şunun adını koyalım. Bizim içinde bulunduğumuz süreç, liranın döviz karşısında değer kazanıp kaybetmesi meselesi değildir. Bu, bir servet transferidir. Aylardır siyasi açıklamalarla ve kararlarla dalgalanan kurlardan kimlerin ne kadar kazançlı çıktığını şu an bilemiyoruz ama AKP grup toplantısında Erdoğan konuşup doları zıplatmadan hemen bir saat önce haybeden piyasa müdahalesi yapıldığında, o yakılan rezervlerin bu halkın parası olduğunu biliyoruz. Aynı şekilde Erdoğan daha yeni tedbirleri açıklayıp, bir önceki yeni tedbirleri çöpe atarken efekt olsun diye açığa satılan milyar dolarların eksideki kasadan çıktığını bildiğimiz gibi. Eskiden sanatçı sahneye çıkarken duman efekti olsun diye kuru buz konurdu, şimdi kamunun yakılan parasının dumanıyla çıkılıyor belli ki sahneye.
Kabul edelim ki 20 Aralık’ta yaşananlar parti-devlet rejiminin son dönemde yaptığı en zekice (ve muhtemelen en kanun dışı) hamle. Planın neresine bakarsanız bakın, halkın kaybetmediği ve rejimi ayakta tutan yeni sermayenin kazanmadığı bir yönünü bulamıyorsunuz. Sistem; üç kuruş ucuza ekmek almak için kuyruk bekleyen insanlara ‘en az üç ay kenara koyabileceğin paran varsa, sen de gel’ diyor, üstelik girenlerin kazancını da girmeyenlere de hizmet etmek için var olan hazineden alıyor. Nasıl ki hastaneye hasta garantisi, yola yolcu garantisi var; büyük yatırımcıya da zenginleşme garantisi, yüce gönüllü parti-devletten. Sezgisi kuvvetli olanların daha önceden nemalandığı manipülasyonlar, şimdi artık devlet destekli dolarizasyonla yasallık kazanıyor, hatta “sen yorulma, ben fakirin parasını ondan zorla alır, sana veririm” deniyor.
Ve bütün bunları, ülkenin olmayan rezervinin milyarlarca dolarlık ödünç kısmını yakarak kuru düşürme illüzyonuyla beraber izliyoruz. Bir yıl önce 7.5 lira olan dolar, 14 liradan 11 liraya düştü diye kutlamalar yapılıyor; sanki o doları 1.5 liradan 7.5 liraya, oradan da 14 liraya çıkaran aynı idare değilmiş gibi. Olmayan başarı, siyasi parti olmaktan çıkıp, çılgın bir tarikata dönüşmüş bu yapı tarafından mucize diye paketleniyor; yıllarca ‘Tanrılaş Atam’ şiiriyle haklı olarak dalga geçenler, Reis’e metafizik anlamlar yükleyip, doların düşüşüne Kızıldeniz’in ortadan ikiye yarılması gibisinden ruhani açıklamalar getiriyorlar. İşin kötüsü, bu çılgınlığın hâlâ alıcısı var ve ortaya konulan sahte mucize, hâlâ akla karşı galip gelme potansiyeline sahip. Alenen soyulmayı geçtik, soyulanlara bir de ‘helâl olsun’ dedirtme peşinde muktedirler…
Ortaya konulan ekonomik model, bir saatli bomba, bir ‘benden sonrası tufan’ projesi. Oysa Türkiye’de siyaseti çok uzun zamandır ‘şimdi’ belirliyor. Sonra ne olacağı AKP’yi pek ilgilendirmiyor, yaklaştığı çok belli olan bir baskın seçimi, belki de ülkenin son seçimi hâline getirmenin peşindeler. Sonrası ise her zamanki gibi Allah kerim. Hazinesi rant olarak, faiz olarak ‘büyük yatırımcı’ya dağıtılmış bir ülkeyi yoksulluğa mahkum etmek, bir dört yıl daha rejimi sürdürebilmek için ödenmeye değer bir bedel olarak görülüyor. Oldu da bu sistem oya dönüşmezse de, uygulanan model hâlâ etkin bir kasa boşaltma operasyonu, sonradan gelene verilecek ağır bir hediye. ‘Devr-i sabık yaratmama’ya çok meraklı olan bir 13. Cumhurbaşkanı adayımız olacak nasılsa, üzeri fiyonklu, ‘al sana’lık cinsten bir kaya bekliyor kendisini şimdiden… Yolsuzluğa yolsuzluk bile diyemeyenlerin, devlet hazinesinin açıkça ve organize olarak soyulmasıyla nasıl baş edeceğini acil olarak halkla paylaşması gerekiyor.
Geçen hafta, AKP tabanı için ‘bitmiş denizin kumunda yüzenler’ demiştim; zira bu rejimin ayakta kalması için halkın en az yüzde 50’sinin pazarlanan alternatif gerçekliklere inanması gerekiyor. AKP’nin iç parti üyeleri için ise ‘bitmiş denizin kumunu satanlar’ demek lazım. Zira işlerliğe sokulan planla, bu ülkenin kıt kaynakları siyasi desteğe dönüştürmek için sağa sola dağıtılıyor hem de toplumsal travmaların taşlarını döşeme pahasına…