'Asım'ın nesli'nin akıbeti
'

DAĞHAN IRAK

daghan@daghanirak.com

@daghanirak

Herkesin bildiğini tekrar etmeye gerek var mı bilmiyorum ama Türkiye nüfus olarak genç bir ülke. Türkiye’nin genç nüfus (15-24 yaş) yüzdesi 2020 istatistiklerine göre, yüzde 15.4 ve bu sayı Avrupa Birliği ortalamasının yaklaşık 5 puan üstünde. Bu nüfusun aşağı yukarı yüzde 80 kadarının önümüzdeki seçimde oy kullanma hakkı olacak. Türkiye’de yükseköğretim seviyesinde okullaşma oranı ise yüzde 43.4. Gençlerin yüzde 28.3’ü ise (2021 itibarıyla daha fazla olduğu iddia edilebilir) ne eğitimde ne istihdamda gözüküyor.

Türkiye’yi hiç tanımayan biri bile, yalnızca yukarıdaki sayılara bakarak, giderek yaklaşan seçimde yarı yarıya dağılması beklenen oyların düğümünü gençlerin çözeceğini anlayabilir. Yüzde bir oy için her türlü ideolojik ilkenin çiğnenebildiği bir ortamda, genç oyların ne kadarının ve ne şekilde sandığa yansıyacağı, Türkiye’yi önümüzdeki dönemde kimin yöneteceğini belirleyebilir.

Türkiye’yi yirmi yıldır yöneten AKP’nin, hayatı boyunca kendi hükümetinden başka hiçbir yönetimi görmemiş gençlere ne kadar hitap edebildiği, tartışılması gereken bir konu. AKP kurulurken iddialarından biri, ‘genç olmak‘tı. Zaman içinde Bilal Macit ya da Rümeysa Kadak gibi genç milletvekillerini Meclis’e taşıyarak, bu iddialarının arkasında durduklarını iddia ettiler. Diğer taraftan ise AKP’nin gençlik politikalarının her zaman tek bir kerterizi oldu; Tayyip Erdoğan’ın kendi gençliği. Mehmet Akif’e referansla ‘Asım’ın nesli‘ olarak anılan, ama fanatik ütopikliği, Yakup Kadri’nin Yaban’ın diyeti olarak mecburiyetten yazdığı Ankara’yı hatırlatan gençlik tahayyülünün, bunun altını dolduracak bir ideolojik zenginliği hiçbir zaman olmadı; altını hep Erdoğan’ın giderek hayal meyalleşen kendi gençlik hikayesiyle doldurdular. AKP’nin gençlikten beklentisi, hep milyonlarca Tayyip Erdoğan yaratmak oldu. Yarım yüzyıl önce, yarım yamalak yaşanabilmiş bir gençliği, 2021 yılında milyonlarca genç insana şablon olarak zorladılar.

Böyle uçuk ve izansız bir hayalin, eğitim sisteminin içinde kadrolaşma ve yandaş sendikalar marifetiyle yaratılan bir ağ tarafından hayata geçirilme ısrarının bedelini ödüyor şu an Türkiye. Ülkenin nitelikli insan yetiştiren kaliteli kamu lise ve üniversitelerine duyulan militanca nefret ve ‘bize bilen değil, bizden lazım‘ şiarıyla sistemde düz liselerin yerine ayakkabı çekeceğiyle ittirilen imam hatip liseleriyle, zaten hiçbir zaman ülkenin her yerine ve her kesime yayamadığımız kaliteli eğitimin cenazesini toptan kaldırabilecek çeyrek milyon yeni mezun imam-hatip adayımız var artık. İmam-hatiplerden mezun olanlar üniversiteye gidemiyor itirazıyla çıkılan yolda, bu okulların verdiği niteliksiz eğitim, üniversiteye giriş sınavlarında ancak yüzde15 civarı bir başarı yüzdesine yetiyor; o da her geçeni alan merdiven altı üniversiteleri de dahil edersek. Kalan yüzde 85 ne olacak, onu bilen yok. ‘Akılları varsa AKP ilçe teşkilatına kaydolurlar‘ deniyor herhalde.

Üniversite deyince, oraya girenlerin hayatı kurtuluyor da sanılmasın. DİSK Genel-İş Araştırma Dairesi’nin raporuna göre üniversite mezunları arasında işsizlik oranı, yüzde 35. Bu orandan daha yüksek olan tek kesim, okuma yazma bilmeyenler. 2020 yılında iş bulma umudunu yitirip, aramayı bırakanların sayısı ise bir milyonun üzerinde.

Ortaöğretimde yaşanan militan kadrolaşma, üniversitelerde de yaşandı. Kadrolaşma, yalnızca rektör ve dekan atamalarında değil, doçentlik sınavlarından doktora programlarına kadar her yerde kendini gösterdi. Ülkenin en nitelikli hocalarından bazıları, devletin kara listelerine alındı, KHK’lerle ‘sosyal ölüm‘e mahkum edildi, ‘ağaç kökü yiyin‘ dendi. Güreşçiden rektör, fizikçiden sosyal bilimler enstitü müdürü yapılan garabet bir ‘bilen değil bizden‘ rejimi kuruldu. Bu rejimin sözüm ona meşruiyetini akademisyen cübbesi üzerinde tepinen, üniversite kapısına kelepçe takan devlet memurlarının parti-devlet sponsorlu sembolik-fiziksel şiddeti üzerinden sağlamaya kalktılar. Üniversiteleri, ekonomisi yavaşlayan Anadolu kentlerini hareketlendirecek pansuman ve/veya muhafazakar sermayedarlara ticaret kapısı olarak gördüler; her boş merdivenin altına bir ‘Muhittin Üniversitesi‘ konduruldu. Türkçeden başka dil konuşulmayan ‘uluslararası kongre‘lerde doçentlik dosyaları şişirildi, İslamcı dergilere yazdığı şiirleri akademik makale diye dosyasına koyan profesörler, en büyük kamu üniversitelerinde bölüm başkanı, dekan oldu. ‘İtinayla tez yazılır‘cıların emeğiyle ilerleyen kariyerlerle dolduruldu yepisyeni üniversiteler.

Birleşik Arap Emirlikleri sağolsun, Sedat Peker’in ağzı bağlandığından olacak, bu aralar ortada daha fazla görünmeye başlayan kıymetli İçişleri Bakanımız, dün çıkıp tek tek saydı ‘Barınamıyoruz‘ diye isyan eden üniversitelilerin hangi ‘terörö örgütleri”ne mensup olduklarını. Baader Meinhof’tan tutun Kızıl Khmer’lere, ne kadar şer odağı varsa her yerden yönetiliyormuştu meğerse yurt bulamayan gençler. Zaten törörö olmasalar sokakta mı kalırlardı; emniyette de yerleşik, tanıdık tarikatların sunduğu cazip barınma imkanları varken…

Hikayesine, içinden çıktığı hareketin yaşlılarını sırtından bıçaklayarak başlayan bir siyasi parti, o kadar kötü yaşlandı ki, o arkasından bıçakladığı ihtiyarlardan başka da pek bir koltuk değneği kalmadı artık. Uzun süredir, tâ Gezi’den beri, gençlere, o ‘bizden‘ dediklerine de dahil, söyleyecek sözü yok, naftalin kokulu olmayanından. Hayatında AKP’den başka iktidar görmemiş gençleri İsmet Paşa’yla korkutmanın pek bir siyasal akçesi yok artık, zaten İsmet Paşa pek öğretilmiyor bile artık okullarda, nereden bilsinler? Etraflarında yalnızca dejenereliğin dibine vurmuş Maseratili, kokain partili ‘iç parti‘ gençleri kaldı; ‘dinsiz, imansız, anarşist’ diye saldırdıkları mutsuz gençlik, içinde AKP sempatisiyle büyümüş mütedeyyin gençlerin de epeyce kalabalık olduğu dev bir çoğunluk artık.

AKP’nin gençlere olan öfkesi, kendi geri gelmeyecek gençliğine duyduğu hasetten besleniyor sanki. Kendi etrafındaki dar paça pantolon, janti takım elbise, elit-muhafazakarların ‘Asım’ın nesli‘ taklidi hariç, hiçbir gençlik tezahürüne tahammülü yok. Ve kaderi, büyük ihtimalle o en çok nefret ettiklerinin elinde.

Belki de bu nefretin arkasında, meselenin ‘bu ülkede istenmediğimi hissediyorum‘ diyen seküler gençlerle ya da ‘barınamıyoruz‘ diye eylem yapan solcu gençlerle bitmediğinin farkında olmaları var. Din ve milliyetçilikten başka hiçbir umut kapısı verilmeyen, ‘dünya devi Türkiye‘ anlatısını kendi karın gurultusuyla beraber dinleyen, kendi anlatamadığı dertlerini başkaları söylediğinde muktedirden nasıl azar işittiğini görüp boynunu büken, bir dip dalgasının sarsıntısı duyuluyor zira. Kendi gençliklerinde ihtiyarlara yaptıklarının, misliyle kendilerine yapılacağını biliyor gibiler.