
MURAT SEVİNÇ
Kadıköy’de, istenen şarkıyı çalmadığı için öldürülen sokak müzisyeni, gencecik Cihan Aymaz’ın anısına…
İktidar cenahından seçime ve muhtemel iktidar değişikliğine ilişkin arka arkaya garip açıklamalar geliyor. Seçim sonucunda iktidarın el değiştirmesi ihtimalini ‘darbe’ ifadesiyle adlandıranlar var. AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı da, “Benim milletim Kandil’den aldığı oyla cumhurbaşkanı olana bu ülkeyi teslim etmez” diyerek çıtayı biraz daha yükseltti. (Yazı, yayına hazırlandığı sırada AKP Grup Başkanvekili Bülent Turan’dan da açıklama geldi.)
Yirmi yılın sonunda, muhalif seçmenin kaygılanması için yeteri kadar gerekçe mevcut, bunun aksini iddia etmek kolay değil. Çok partili yaşamda tanık olmadığımız, olağanüstü bir deneyim yaşıyoruz. Kılıçdaroğlu’nun ‘Cambrigde Analytica’ (sosyal medyada yanıltıcı propaganda bombardımanıyla seçmen davranışını yönlendirme) uyarıları da boşuna değildir. İnsanların görüntü ve sesleri dijital olarak üretilebilir oldu. Yeri gelmişken, son zamanlarda yapay zekâ ile yapılabilecekler ve etkileri üzerine öğretici yazılar yayınlanıyor. Örneğin, Boğaziçi hocası Cem Say, kitabı ve Oksijen’deki yazılarında, benim gibi rakam görünce kaçan birinin bile anlayabileceği biçimde anlatıyor olup biteni. Her ne kadar okumak için abonelik gerekse de (ben basılı halini alıyorum), haberdar etmek amacıyla Say’ın yazılardan birini buraya bırakıyorum.
Buna mukabil, muhalefet de ‘tehlikenin’ farkında ve seçmen yeteri kadar alarm halinde olduğu için, doğrusu böyle numaraların önümüzdeki seçimde seçmen davranışını pek etkileyeceğini sanmıyorum. Önemli olan yurttaşı uyarmak ve uyarıları ciddiye almak.
Anlamakta ve kabullenmekte zorlandığım ise, daha önce de yazmıştım, ‘ne yapar eder kazanırlar’ ya da ‘kaybetseler de gitmezler’ gibi, tümüyle vesveseye dayalı, ‘düşünce’ muamelesi görmemesi gereken ifadeler. Sırf kötümserliğin hazzını yaşamak için bir şeyler söyleyen hiç kimseyi okumuyor ve dinlemiyorum, size de tavsiye ederim.
Son zamanlarda kareli ceketlilerden işittiğim ve büyük ölçüde muhalifleri ‘kaygılandırmak’ için sarf ettiklerini düşündüğüm ifadeler, bana garsonluk günlerimi hatırlattı. Okuyan vardır belki, 2017’de Gazete Duvar’da garsonluk maceralarımı anlatmıştım. O anılardan birini bir kez daha aktarmanın zararı olmaz.
1994 yılı, Londra’da çalıştığım ilk lokantam ve sahibi bir Mısırlı. Mısırlı patronun hanımı suratsız bir Alman. Patronum hiçbir şey bilmezken beni işe aldı, garsonluğu öğretti ve bu yüzden hiçbir zaman kötü anmadım. Ezilmiş bir adamdı ve sık görüldüğü üzere, kendinden daha güçsüzü ezmeye ve sömürmeye teşneydi. Onu anlıyor ancak çok da kızıyordum. Pahalı ve genellikle hafta sonu dolan küçük bir lokantaydı. Güney Londra’da. İçi ahşap, çok eski bir yapıydı. Tek garson çalıştırdığı için, o garsonun servis dışında temizlik yapması ve ahşap kısımları haftada en az bir kez özel olarak bakımdan geçirmesi gerekiyordu. Öylesine pintiydi ki (biraz da insafsız) patron, diğer lokantalardan farklı olarak işten önce değil, işten sonra, yani gece vakti yemek verirdi ve o yemek, altı günün beşinde makarna ya da pilav olurdu. Haftalık ücretim 90 sterlindi, okul ve oda kirası çıkınca 10 sterlin kalıyordu ve tüm haftayı o kadar parayla geçiriyordum; nasıl diye sormayın, o yaşta katlanıyor insan. Diyeceksiniz ki, garson dediğin bahşiş alır. İşte mesele de bu, patron bana verilen bahşişi kendisi alıyordu! Haksızlık etmeyeyim, işe girerken öyle anlaşmıştık, ancak çalıştığım onca lokanta içinde garsona verilen bahşişe el koyan iki müesseseden birinin sahibinin Mısırlı, diğerinin Türk (dört menajer kendi arasında paylaşırdı) olduğunu söylemeden geçmek olmaz. Doğu’nun ‘irfanı’ olsa gerek. Bu arada, bir İngiliz’in (Avrupalı’nın) saat ücretinin yarısından daha azını alıyordum, diğer yasa dışı ya da yarı-yasal çalışan işçiler gibi. Benim durumum ikincisiydi, hakkım olan çalışma saatinden daha fazla çalışmak zorunda olduğum için, ‘kaçak’ olmamakla birlikte ‘riskli’ çalışan grubundaydım. Aynı durumdaki herkes iliğine kadar sömürülürdü. Şu anda Türkiye’de merdiven altı işletmelerde köle ücretiyle kaçak-göçek çalıştırtılanlar gibi.
Uzatmayayım… Bizim siyasal İslamcı kareli ceketlilerin otuz yıl önceki ve Mısırlı versiyonu olan patronum, ben çalışırken üst kattaki odasında zaman geçirir, ibadet eder ya da maç seyrederdi, futbol hastasıydı. Bu düzen hoşuna gittiği ve çalışmamdan memnun olduğu için, bir süre sonra, sohbet ederken satır aralarında tehdit etmeye başladı, gözümü korkutmaya çalışıyordu. Durup dururken, başka bir yerde iş bulamayacağımı, çok şanslı olduğumu söylerdi. Beriki gün, diğer lokantalarda ihbar edilip ülkeme sepetlenebileceğimi hatırlatırdı. Üstü kapalı (ve açık) tehditlerden, tedirgin etme çabasından bunaldım ve iş bakmaya başladım. Sonunda yine bir Fransız lokantasında buldum.
Ancak, patronumun canını sıkacak bir ayrılık olmalıydı bu; adama bir yandan sempati besliyor ve onun için üzülüyor, diğer yandan bana yaşattıkları nedeniyle, hiç olmazsa moralini bozmak istiyordum ve hain bir plan yaptım! 1994 Dünya Kupası için üst kattaki odasında hazırlık yapan futbolsever patronumu, maçlar başlamadan bir gün önce terk ettim. Yaptığım doğru değildi belki, ama ertesi gün lokantanın yanındaki barda maç seyrederken ‘eski’ iş yerime göz ucuyla bakıp Mısırlı patronum ve eziyet etmeyi seven sevimsiz hanımının servis yaptığını seyretmek, pek zevkliydi!
İhbar eden olmadı, ülkeden sepetleyen de. İstediğim kadar, kuşkusuz riskleri göze alarak, biraz daha iyi ücretle başka lokantalarda çalışıp planladığım tarihte Türkiye’ye döndüm. Patronum da başka garsonlar bulmuş, belki onları da korkutmaya çalışmıştır, kimbilir…
Bu toprakta ilk seçim 1877 yılında yapıldı. Kaç sultan, kaç sadrazam, kaç devlet başkanı, kaç başbakan, kaç darbeci asker, neler ve kimler geldi geçti, ne badireler atlatıldı. Azımsanmaması gereken, son derece zengin bir siyasal-toplumsal birikime sahibiz. Elindeki olağanüstü yetkilere ve bütünüyle arkasına aldığı devlet gücüne karşın toplumun yarısından fazlasını ikna edemeyen bir iktidar ve onca çileye karşın coşkusunu kaybetmeyen milyonlarca insan… Seçim işleri vs. çocuk oyuncağı değil; ‘gitmezler’, ‘bırakmazlar’ diyerek küçümsemeyelim memleketin birikimini. Türkiye Cumhuriyeti’ni cami avlusunda bulmadılar.
Yeter ki oy verelim ve sandıklara sahip çıkalım. Seçim yapılır, kazanan her kimse, bir süreliğine yönetme yetkisini eline alır, kaybeden eşyasını toplar, çıkarken kapıyı kapatır. Olması gerektiği gibi.
Yazı önerisi: Tanıl Bora’nın ‘Dördüncü Cumhuriyet ve Cumhur’ başlıklı yazısı.
