Geçen bir haftalık süre içinde üç gün üst üste, içinde yaşadığımız koşulları somut olarak ve çok açık biçimde “tercüme eden” üç çarpıcı olaya tanık olduk.
Bunlardan biri, 29 Mart günü İstanbul’da Kadıköy’deki buluşmamızda yaşandı.
“Gazetecilere Özgürlük” adıyla bir çağrı yapmıştık, meslektaşlarımıza ve herkese. Yani, yaptığımız kamu görevinin hedefi olan, anayasal haklarımızı kullanarak bilgi alıp kendilerine aktardığımız, sadece bilgi aktarmakla kalmayıp aslında sorunlarına sahip çıktığımız bu ülke halkına da açık bir çağrı yapmıştık.
Açıkça “Biz hep sizin yanınızda olduk. Şimdi de sizin bunu yapmanızın zamanıdır” dedik. “Faşist Sürek Avı”nın en son kurbanlarından arkadaşımız İsmail Arı’nın Sincan Cezaevi’ne tıkılmasının, artık bardağı taşıran bir damla olmasını arzu ettiğimizi, hep birlikte “o bardağı taşırmanın” vaktinin geldiğini ima ediyorduk bu çağrıda.
Bardağın taşmasını, güçlü “çok güçlü” bir kalabalık toplayarak, çok güçlü bir ses çıkararak sömürgen ve baskıcı egemenlere göstermek gerekiyordu çünkü.
İtiraf edelim. Yapamadık.
Kimse “sağanak yağmur…” demesin. Bizler ne yağmurlarda, ne fırtınalarda, ne boranlarda, faşizmin yüzüne yüzüne tükürerek ne haykırışlara imza atmış bir geleneğin takipçileriyiz. Kendimizi biliyor, tanıyoruz.
Ama bu kez başaramadık.
Bununla yüzleşmeliyiz. Kadıköy’de Moda’daki o meydana toplanan insanların ezici çoğunluğu bizim mesleğin mensuplarıydı. Yüzlercesi gelmişti oraya. Öyle isimlere rastladım ki o meydanda, gözlerime inanamadım. İtiraf etmeliyim ki, şaşırdım. “Bu bile gelmiş” diye geçirdim içimden. Yani, “gazeteci milleti” önemli bir katılım gösterdi o gün.
Peki ya, “Bizi yalnız komayın” dediğimiz halk?
20 milyonluk bu şehr-i İstanbul’da, adeta “okyanusta bir su zerreciği” kadardı gelenler. O yağmurda, büyük bir vefa örneği olarak gelen, bizlere ayaküstü teşekkür eden, elimizi sıkan, hattâ o kargaşa ve gerilim içinde birlikte benimle ve az çok tanınırlığı olan meslektaşlarımla selfie çekmek isteyen insanlara rastladım. Mahcup oldum.
Ama bu muydu, yani?
Hepi topu BİN kişi kadardık toplasan. Biz, yani gazeteci tayfası, desteğe gelen birkaç sivil toplum ve meslek örgütü temsilcileri, birkaç siyasetçi ve bir avuç onurlu ve cesur insan.
Faşizm ise, ne olup bittiğinin (üzülerek söylemeliyim) bizden daha fazla farkındaydı. Bu konularda “hesap yapabilme”yeteneğime (yaklaşık 50 yıllık deneyimle) biraz güvenirim. Neredeyse 5 bin polis yığmıştı oraya, muktedir irade. Çünkü biliyorlardı, eğer o çirkin barikatı aşabilseydik, eğer planladığımız gibi yürüyebilseydik, eğer İstanbullu bize daha büyük sayılarda desteğe koşabilseydi, ortaya çıkacak görüntü bizim için çok güzel, onlar için ise bir “felaket” olacaktı.
İşi şansa bırakmak istemedikleri belliydi. Yine de mesajımızı verip dağıldık. Ama kafamızda bin bir düşünce ile. Düşüneceğimiz, düşünmemiz gereken çok şey var çünkü.