Düzen partilerinden oluşan muhalefet, parlamento çoğunluğunu da Cumhurbaşkanlığını da kazansa, bu muhalefetin, geniş halk kitlelerinin gerçekten özlem duyduğu reçetelerle donanmış olmadığını hatırlamamız gerekiyor.
Çünkü, “Hırsızlıklara son, kul hakkı – yetim hakkı yedirmeyeceğiz israfı önleyeceğiz” gibi soyut ve sadece kulağa hoş gelen sloganların haricinde, “Adil ve paylaşımcı bir ekonomik düzenin, emekçinin alın terini açgözlü sermayenin doymak bilmeyecek kâr hırsının üzerinde tutan” bir reçeteyi hiçbirinin savunmadığını da gayet iyi biliyoruz.
Çünkü biliyoruz ki, düzen partileri arasında, “söylem” düzeyinde her ne kadar özgürlüklerin önünü açmaktan söz etseler de, hakim “liberal – dinci – gerici – baskıcı” ideolojinin reddine dair genel bir “çıkış umudu” vaadeden bir siyasi parti yok. İnanılmaz düzeyde vahim gerici hükümler içeren bir anayasa değişikliğini (en azından bu yazı yazıldığı sırada) hala “rötuşlarla, pazarlıklarla, kelime-cümle bazında değişikliklerle” tartışabilmelerinden zaten bunu anlayabilmek mümkün. Toplumun sadece bir kesimin, sadece belli bir inanca sahip bireylerini taleplerinden oluşan bir anayasa değişikliği paketi, maalesef 14 Mayıs günü referandum sandığı olarak (üçüncü sandık) önümüze gelebilir.