Yası tutulamayan çocuklar
Y

Zehra Çelenk
Zehra Çelenk
Yazar, senarist. 2017’den beri köşe yazıları yazıyor, TV-sinema işleri ve edebiyatla uğraşıyor. Ruhumun Aynası ve Hayatta Kalma Rehberi kitaplarının yazarı.

Anlamaya da anlatmaya mecali kalmamış bir toplumun sesi, bir süredir en çok çocuk ölümleriyle yükseliyor. Olağan koşullarda bu, konuşmaya devam eden bir ortak vicdanın varlığını, toplum olma refleksini gösterirdi. Çocuklara sahip çıkmayı, onları hayatın acımasızlığına karşı savunmayı da bırakırsa bir toplumdan geriye ne kalır ki? ‘Ama‘ bu asgari ya da azami acı müştereğinde bile o kadar çok ama var ki… Çocuk cinayetlerine gösterilen tepkilerdeki kamplaşma topluma kendi yüzünü gösteriyor.

Mattia Ahmet Minguzzi’nin öldürülmesiyle o aynaya bir kez daha baktık: Çatlak, bulanık, kendi nefretinden beslenen bir ülke yüzüyle karşılaştık. Kısa süre önce Narin Güran cinayetinde de aynı karanlığa farklı cepheden bakmıştık. Farklı çocuklar, farklı kimlikler ama aynı hikâye: adalet arayışının yerini alan önyargılar, sınıfsal kibir, sosyal medya nefretinin kolaylığı.

Adolescence’ dizisinin ayna tuttuğu gerçek

Bu yılın en etkileyici yapımlarından biri, 13 yaşında bir çocuğun suça ve şiddete nasıl ‘sürüklendiğini‘ anlatan ‘Adolescence’ dizisi. İngiliz yapımı mini dizi, meseleyi ‘ergenlik krizi‘ olarak değil, sistemin görünmeyen mekanizmalarıyla anlatıyor.

Bu diziyi izlediğimizde son derece kendi halinde hatta sevimli, ‘normal’ görünen bir çocuğun nasıl eli bıçaklı bir katile dönüşebileceğini tüyler ürpertici bir netlikte görüyoruz. Çocuğun yüzünden ve kimliğinden de ötesini, onu çevreleyen toplumu görüyoruz çünkü.

Gerçek zamanlı olması ve çekim tekniğiyle de olağanüstü bir sahicilik hissi yaratan dizi okulda, ailede, medyada, siyasette kurulan o görünmez şiddet ağlarını tek tek açığa çıkarıyor. Böylece bir çocuğun korkunç bir suç işlemesini değil, suçun bir ülkede nasıl ‘işletildiğini‘ gösteriyor.

Bu sarsıcı diziyi izlerken ve sonrasında sık sık sırf çocuk faillerinin değil, çocuk failliğin de hızla arttığı bir ülke olarak bir yandan da bir türlü aşamadığımız ergenlik, yetişkin olamama halini düşündüm. En büyük sorunlarından biri ‘ergenliği aşamamak’ olan bir ülkenin ergenleri, korkutucu bir hızla, kaos, şiddet ve öfkeden beslenen çetelerin eline düşüyor.

Mattia Ahmet Minguzzi

Bu çok üzücü ve netameli konuda yazarken tereddütlüyüm. Bir yandan Ahmet’in, annesinin deyimiyle ‘bir meleğin öpücük kondurduğu‘ yüzünün benzersiz masumiyeti, o eli yanakta bakışı hiç aklımdan çıkmıyor. Katledilen bütün çocuklar gibi, Ahmet’e de hem adalet hem yas borcumuzun olduğunu düşünüyorum.

Bir yandan da bu olay etrafında örülen öfke, kamplaşma ve niyet aramalar, ‘suça sürüklenen çocuklar‘ ifadesinin bile başlı başına bir nefret hedefine dönüşmesi, ‘durdurucu‘ oluyor.

Narin Güran

Hemen ardından aklıma Narin geliyor, hatta bu iki çocuğun yüzü uzun süredir yan yana duruyor zihnimde. Olağan koşullarda aynı semtlerde dolaşamayacak, aynı okullara gidemeyecek, aynı yerlerden alışveriş yapıp aynı kafelere giremeyecek; aynı ülkede ama sadece ölümün bir araya getirdiği iki güzel çocuk. Yüzlerinin ışığı ve gösterilen ilgi kadar adaletin yerini bulup bulmadığı sorusu da birleştiriyor onları. Farklı biçimlerde, bana ve pek çok insana göre bu, cevabı ‘Hayır’ olan bir soru.

Dünyada eşine az rastlanır biçimde tüm toplumun, sosyal medyanın, yanlış gazeteciliğin dahil olduğu bir ‘yargı’ süreci sonucunda Narin’in bütün ailesinin haksız yere hapiste olup olmadığı sorusu, adalet arayan tüm vicdanları huzursuz edecek kadar belirgin.

Ahmet’in ‘davasında‘, isimlerinin ve soy isimlerinin ilk harfiyle anılan dört sanıktan ikisi, reşit olmayan birine verilebilecek en ağır cezayla, 24 yıl hapisle cezalandırıldı. Kameralarda Ahmet’e saldırı halinde görüntülenmemiş diğer ikisiyse dolaylı ya da dolaysız ilgisi saptanamadığı belirtilerek beraat etti.

Ahmet ve ailesi için adalet, çocuğun yasını tutmaya imkan tanıyacak düzeyde olsun gerçekleşti mi? Daha önemlisi, 16-17 yaşındaki çocukları kanlı bıçaklı, acımasız katiller haline getiren sistemi, çeteleri, toplumda giderek artan mafyalaşma, çeteleşme ve adaletsizliği sorgulayacak, toplumsal reflekslere ve hukuki düzenlemelere sahip miyiz?

Yasını bile tutamadığımız başka Narinlerin, başka Ahmetlerin olmasını, giderek çocuklarını hiçbir şeyden koruyamayan bir şiddet toplumu haline gelişimizi önleyecek ne var elimizde?

Aynadaki yüz: yasın eşitsizliği

Bir çocuk öldüğünde dünya durur sanırız. Oysa görünüşe göre dünya, sadece bazı çocuklar öldüğünde duruyor. Medya, toplum, siyaset, hepimiz, bu eşitsiz yasın parçasıyız. Judith Butler’ın dediği gibi, “Kimin ölümünün yası tutulabilir?” sorusu, kimin hayatının daha değerli görüldüğüyle, kimin insan sayıldığıyla ilgili. Kamu vicdanı hem seçici hem de çok sınırlı. Kimi ölümler parlatılırken, kimileri sessizliğe gömülüyor. Türkiye’de, kamusal hafızanın medyadan başlayarak bolca manipülasyonla çizilen çerçevesinin adı bir süredir belli: “Bizim çocuklar ve ötekilerin çocukları.”

Narin davasında yoksul, eğitimsiz, ‘kaba’ görünen insanlar şeytanlaştırıldı. “Bu kadar güzel, tatlı bir çocuk bu ‘yaratıklar’a ait olamaz” dendi. “Onu ancak öldürürler.” Olayın ilk günlerinde bile bu çocuğa layık görülmeyen aile, özellikle anne bu tür ithamlarla aşağılanıyordu. Adalet duygusu, sınıf önyargısına, etnik önyargılara teslim edildi.

Ahmet Minguzzi cinayetindeyse tablo tersinden ama aynı derecede ürkütücüydü. Bu kez ölen çocuk toplumun geniş bir kesimi tarafından, yarı yabancı da olsa, ‘bizim mahalleye yakın’ sayıldı: modern, eğitimli, ‘geleceği parlak‘ bir çocuk… Narin ailesine layık görülmüyordu. Mattia Ahmet’se bu toplumun ‘hırtlar‘ına. Onu öldüren çocuklar, o yaşta katil olmalarının zeminini oluşturan koşullarla değil etnik kimlikleriyle, yoksulluklarıyla, ‘öteki mahalleden’ olmalarıyla tanımlandı.

Katillerle empati falan yok burada. Ahmet’e saldırı görüntülerini izlerken bıçak darbelerinin üstüne o tekmenin atıldığı anlarda benim de gözüme canavar gibi görünüyor o ‘çocuklar‘.  14 yaşındaki bir çocuğu öldürdükten sonra durakta birbirlerine, bir video oyununu anlatır gibi anlattıkları anlar, dehşetle beraber tiksinti uyandırıyor. Özetle faillere uygun en ağır cezanın verilmesini başından beri destekledim. Ama biliyorum ki ‘ne en ağır ceza’ esas çözüm ne de bu çocukları sistemden ayrı görmek.

Ahlaki panik ve canavar yaratma sanatı

Adaletin yerine aidiyeti koymak, ‘bizim çocuklar’, ‘öteki çocuklar’ ayrımı yapmak da ne Ahmet’i  geri getirecek ne başka çocukların benzeri korkunç olaylarla karşılaşmalarını önleyecek. Tüm bunlar sadece her açıdan adaletsizliğin hüküm sürdüğü bir toplumda öfkenin kamplaşmasına yarayacak. Ahlaki panik belli bir süreliğine giderilecek, vicdanlar boşalacak.

Stanley Cohen’in ‘ahlaki panik‘ dediği süreç, bugün Türkiye’nin her ekranında canlı. Medya, karmaşık suçları anlamlandırmak yerine, ‘halk şeytanları‘ yaratıyor. Böylece toplumun öfkesi somut bir hedefe yöneliyor, sistem de tartışmadan yakayı sıyırıyor. Gazetecilik çoktan, hakikate varmaktan çok duygusal yankı üretme sanatına dönüştü. Luc Boltanski’nin ‘uzak acı‘ kavramıyla dile getirdiği gibi, acı seyredilir hale gelince adalet duygusu da ‘seyir etiği‘ne dönüşüyor. Bir süre ağlıyoruz, paylaşıyoruz, lanetliyoruz. Sonra sıradaki trajedi geliyor.

Cezalandırma kültürü: Adalet mi, intikam mı?

Sosyolog David Garland, çağımızın ‘cezalandırma kültürü‘nden söz eder. Adalet arayışı, yerini hınç politikalarına bırakır; ‘İdam geri gelsin‘, ‘Asalım, yakalım‘ çağrıları yükselir. Hukukun yavaşlığına ya da adaletin gereğince işlememesine duyulan sabırsızlık, öfkeyi hızla körükler. Ama adaletle intikam arasındaki fark, tam da bu hızda saklıdır. Gerçek adalet eşitlik ve sabır ister; öfke ise anlık bir tatmin.

Korku kültürü ve çocuk imgesi

Frank Furedi’nin ‘korku kültürü‘ kavramı, çocuk imgesinin nasıl siyasal bir sembole dönüştüğünü açıklıyor. Çocuklar, modern toplumun en kırılgan aynası ama aynı zamanda en çok manipüle edileni. ‘Çocuklarımız tehlikede‘ söylemi, toplumsal korkuyu diri tutarken, güvenlikçi politikaları meşrulaştırıyor.

Türkiye’de bu korku hem son derece samimi ve haklı hem de araçsal. Sokakta, okulda, ekranda, siyasette eril şiddet başta şiddetin her türünün normalleştiği bir ülkede yaşıyoruz. Ama artık çok kimse sistemi konuşmak istemiyor: Toplumca içine hapsolduğumuz çözümsüzlük hissi nefret ve öfkeyi ‘başkalarına’ yöneltip arınmaya yönlendiriyor.

Susan Sontag’ın ‘Başkalarının Acısına Bakmak’taki tespiti hâlâ yakıcı: “Görüntüler bizi duyarlı kılmakla kalmaz, aynı zamanda hissizleştirir de.” Günlerce süren öfke seli, ertesi hafta yerini ilgisizliğe bırakıyor.

Türkiye’de sistem eleştirisi yapmak artık ‘suçluyla empati’ sayılıyor. Oysa gerçeği anlamaya çalışmak, kimseyi aklamak değildir. Narin davasında suçu kanıtlanamamış bir aileyi şeytanlaştıranlarla, Ahmet’in ölümünü etnik hınç malzemesine dönüştürenler aynı refleksi taşıyor.

Gerçek adalet, ‘bizim çocuklar’ ile ‘ötekilerin çocukları’ arasında değil, bütün çocukların yaşam hakkını aynı cümlede, aynı tonda savunabilmekte saklı.

Butler’ın sözleriyle: “Bir hayat, ancak başkaları tarafından yası tutulabildiğinde toplumsal olarak var olur.”

Belki de başlamamız gereken yer, şu kadar basit bir farkındalık: Bir çocuk öldüğünde, önce hangi mahalleden geldiğini değil, hangi karanlıkta büyüdüğünü sormak. Çünkü bir çocuğun ölümü, hiçbir mahalleye, hiçbir kimliğe ait değildir. Adaletin ilk şartı da bir suça, bir çocuğun ölümüne aidiyetlerden sıyrılarak bakabilmektir.

Not: Gökçer Tahincioğlu’nun, konuya dair yazısındaki şu sözler çok anlamlı: “Mesele ‘suça sürüklenen çocuk’ kavramı değil, hiç olmadı… Ancak belki bütün çocukların elinde silah, bıçak yoktu… Çocuklar mafya olmak hayalleri kurmuyor, kolay yoldan zenginleşmeyi ummuyor, ‘isim yapmak’ peşinde koşmuyordu.”

Tahincioğlu’nun işaret ettiği gibi, mesele ne tekil çocukların suçu ne de ‘bozulan gençlik‘ klişesi. Esas mesele, çocukları şiddetin ve umutsuzluğun ortasına iten sistemin bizzat kendisi. Suça sürüklenen çocuklara yönelik infaz kanunu, onların yeniden topluma kazandırılmasından çok, görünmez bir cezalandırma alanına dönüşüyor.

Bu yazıyla beraber, Ayşe Karabat’ın konuya son derece insani, iyi bir noktadan yaklaşan yazısını da okumanızı öneririm.