
BAHADIR KAYNAK
bahadir.kaynak@altinbas.edu.tr
Eskilerin dediği gibi ‘teşbihte hata olmaz’ diye yola çıkarak, Afganistan’da olup bitenleri Soğuk Savaş’ın en kritik dönemeçlerinden birisi, Vietnam savaşıyla karşılaştırarak anlamaya çalışalım. Taliban’la Atatürk arasında kurulan benzerlikle münasebetsizlik rekoru zaten kırılmış olduğu için işimiz kolay. Elimizi korkak alıştırmadan ABD’nin en ağır yenilgilerinden birisiyle, bugün Afganistan’da yaşananlar arasında ne tür benzerlikler, farklılıklar var ve bu karşılaştırmadan ne tür sonuçlar çıkarabiliriz ona bakalım.
Bu karşılaştırmayı birçok kişinin aklına düşüren şey, ABD çekilirken Afgan ordusunun buharlaşmasıyla Taliban’ın Kabil’e ışık hızıyla girmesi ve havaalanında yaşanan kaosa dair görüntüler oldu. Kalkmaya çalışan kargo uçağının peşi sıra koşan Afganlıların, uçaklar havalandıktan sonra saklandıkları bölümlerden düşüp parçalanma görüntüleri hafızalara kazındı. Bu çaresizlik sahnesinin bir benzerini yarım yüzyıldan biraz daha kısa zaman önce, 1975’te Saygon’daki (şimdi Ho Chi Min City) ABD Büyükelçiliğinin damından helikoptere tutunarak tahliye edilmeye çalışanlar yaratmıştı. Kameralar, senelerdir süren ABD işgali sırasında onlarla çalışan Vietnamlıların, Kuzey Vietnam ordusu yaklaşırken canlarını kurtarmak için son umuda tutunmaya çalışmalarını kaydetmişti. Amerika’ya güvenip onlarla çalışan insanların can pazarı görüntüleri, Washington’un itibarına indirilen en büyük darbelerden biri oldu. Muazzam ekonomik ve askeri gücüyle yenilmez görünen dev, Uzakdoğu Asyalı köylülerin inatçı direnişi sonrasında pılısını pırtısını toplayıp gitmek zorunda kalıyor, kendisine güvenenleri de yarı yolda bırakıyordu.
Kabil Havalimanı’ndaki görüntüler de benzer düşünceleri akıllara düşürdü. Terörle mücadele adına yirmi yıl önce Afganistan’a ayak basan ve trilyon dolarlar harcayarak bir ordu ve işleyen bir devlet mekanizması kuramaya çalışan ABD’nin inşa ettiği iskambil kartlarından ev bir vuruşta yere serildi. Havalimanındaki kaos da on yıllar önce olduğu gibi ABD’nin her istediğini yapabilen bir süper güç değil, pekala mağlup edilebilecek aktör olduğunu gösterdi.
Yukarıda, buraya kadar birçok kişi tarafından tekrarlanan, kestirme bir bakış açısını aktardım. Detaylara baktığımızda ise benzerlikler kadar farklılıkların da mevcut olduğunu ve Afganistan’da yaşananların pek öyle ağır bir mağlubiyet değil, belki bir mevzi değiştirme kapsamında daha doğru okunabileceğini söyleyebilirim.
Tekrar Vietnam’a, Soğuk Savaş’ın en civcivli yıllarına dönelim. Özü itibariyle Vietnam halkının Fransız kolonyalizmine karşı verdikleri mücadele, olayların gelişimi sonucu Soğuk Savaşın iki bloğu arasındaki çekişmenin en kanlı sahnelerinden birine dönüşmüştü. Cenevre Konferansı’yla ikiye bölünen ülkenin bir araya gelmesinin karşısına dünyayı ‘uluslararası komünizm’le mücadele çerçevesinden okuyan ABD’nin güvenlikçi anlayışı çıkmıştı. Amerikalılar, belki Çin’in komünistlerin eline geçmesine engel olamamış ama Kore’de silah kullanarak düşmanı durdurabileceklerini göstermişlerdi. Aynı senaryoyu tekrarlamak adına giderek tırmandırdıkları bir savaşta bataklığa saplanıverdiler. O devirlerin popüler ‘domino teorisi’, güneydoğu Asya’da Vietnam’ın komünistlerin ele geçmesine izin verilirse Laos, Kamboçya derken Avusturalya’ya kadar bütün taşların düşeceğini ve kıtanın kaybedileceğini öngörüyordu. Bunu engelleyebilmek için ABD 60’ların sonuna değin askeri personel sayısını 600 bine kadar çıkardı; Vietnamlılara boyun eğdirebilmek için de İkinci Dünya Savaşı boyunca kullanılan bomba miktarından fazlasını bu çilekeş halkın üzerine boşalttı. Sonuç, siyasi olarak elde edilmesi mümkün olmayan bir amaç için insan, para ve prestij kaybına uğramaları oldu. Saygon’daki elçiliğin çatısındaki o fotoğraf, Amerikalıların bütün çabalarına rağmen aciz kaldıklarını gösteren bir sahne olarak hafızalara kazındı.
Bugün ABD’nin neden Vietnam’dan çekildiğini sorgulamak pek kimsenin aklına gelmiyor. Nükleer silah kullanmanın dışında sonuna kadar tırmandırdıkları bir savaşta karşı tarafı pes ettiremedikleri, iç kamuoyunun sabrı taştığı ve ABD’nin itibarı iki paralık olduğu için çekilmekten başka çıkar yolları yoktu. Ta Lyndon Johnson başkanlığından itibaren siyasi çözüm amaçlı sürdürdükleri diplomatik temaslar ancak 1973 Paris Anlaşmaları ile tamamlandı ve kendilerine güvenenleri de yüzüstü bırakarak çıktılar. Ancak oraya müdahale için gerekçe gösterdikleri teorinin başarısı askeri operasyonlarından da düşük çıktı. Bölge devletleri ‘domino teorisi’ndeki gibi uluslararası komünizmin kucağına düşmediler. Bilakis kısa bir süre sonra Vietnam, Çin Halk Cumhuriyeti ile çatışmaya başladı. ABD’nin Vietnam’dan çekilişini kurgulayan Nixon-Kissinger ikilisi, ustaca bir manevra ile açılan Sovyet-Çin makasından Pekin’le ilişkileri zaten düzeltmeye başlamıştı bile. Uzun vadede de Amerikalılar, Çin’i çevreleme arayışına girdiklerinde Vietnam’la da beraber çalışabileceklerini gördüler. İdeolojiler bir yana jeopolitik gereklilikler bir kez daha tüm tarafların politikalarının temel belirleyeni oldu.
Şimdi bir de Afganistan’daki duruma bakalım. Vietnam’dakinin aksine ABD’nin bölgedeki unsurlarla ilişkileri Soğuk Savaş koşullarında ortak bir düşmana karşı mücadeleyle şekillendi. Sovyet işgaline karşı direnen mücahitler Körfez ülkelerinden maddi destek, Pakistan’dan lojistik ve istihbarat desteği ABD’den de baştan Stinger’lar olmak üzere askeri malzeme tedarik ettiler. ABD’nin baş düşmanının canını en çok yakan bu gözü pek savaşçılar, Rambo 3’te de ‘iyi çocuklar’ olarak sunulmayı hak ettiler. Sovyetler, ‘ne haliniz varsa görün’ deyip çıktıktan birkaç yıl sonra toplumsal algı değişmeye başladı. Dünya kamuoyuna binlerce yıllık dünya mirası heykelleri dinamitleyip havaya uçuran, kadınlara zorla burka giydirip evlere hapseden, kıyıcı, vahşi insanlar aksetmeye başladı. 11 Eylül saldırılarının arkasından da Afgan dağlarında mukim El Kaide örgütü çıkınca, her şey birbirine karıştı. Sakallı, korkunç, kötü adamlarsa aranan, hepsi Afganistan’da bulunuyordu. Yirmi yıllık ABD işgali başladı ve bir süre sonra da operasyon NATO şemsiyesi altına alındı.
Şimdi ABD Afganistan’dan çekilme kararını alırken, yarım yüzyıl önce Vietnam’da gördüğümüz askeri bataklığa benzer bir resim ortada yok. Bölgedeki ABD askeri miktarı sınırlı, -ki bunlar profesyonel askerler- kayıplar az ve işin maddi yükü kamuoyuna pek yansımıyor. Dolayısıyla bu kararı alan politikacılar Trump da olsa Biden da olsa iç kamuoyuna yönelik bir hamle yapmıyor. Daha ziyade askeri planlamacıların bir fayda-maliyet analizi sonucunda kaynakların bu şekilde kullanılmasının verimli olmadığı sonucuna vardıkları anlaşılıyor. Bu durumda Afganistan’da yirmi senelik doğrudan kontrol sonlandırılıp, yerine yerel unsurlarla çalışmak tercihine yönleniyor olmalı. Bunca zamandır yatırım yapılan Afgan hükümeti ve ordusu tek başına ayakta kalamadığına göre, Taliban kontrolünde bir hükümete yeşil ışık yakılmak zorunda kalınıyor. Öyle ki ‘3 ay, 6 ay dayanır, belki Kabil’i hiç bırakmaz’ denen Afgan ordusu haftası dolmadan buharlaşıyor, karşımıza korkunç Kabil Havalimanı görüntüleri ortaya çıkıyor.
ABD’nin geri adım atmakta olduğu tartışılmaz bir gerçek ancak bunu Vietnam’daki gibi bir bozgun sonucu almıyor. Şu andaki görüntü Taliban’ın hakim olduğu ancak eski tüfeklerin de yer alacağı bir hükümete bir şans verileceği şeklinde. Ancak bu olmazsa -ki ben çok iyimser değilim- bir kez daha Afganistan’ın Taliban diktatörlüğü ile sivil savaş arasında kalacağı, ABD’den Rusya’ya, Çin’den Hindistan, Pakistan ve İran’a bölgede oyun oynayanların rakiplerin hakimiyetindense kaosu tercih edeceği tahmin edilebilir. Bu senaryonun doğuracağı insani dramın boyutunu da tahmin etmek güç değil. Birkaç haftaya kalmaz herkes gözlerini, kapılarını kapatıp, bu felaketin sığınmacı krizi veya terör olarak kendi evine bulaşmaması kaydıyla gündemine döner. Kalkış yapan uçaktan düşen gençler de, Saygon’daki elçilikten kaçmak için helikopterin ayaklarına tutunanlar gibi sadece tarih meraklılarının bileceği bir anıya dönüşür.