
BAHADIR KAYNAK
@bahadirkaynak
ABD’nin hoyrat, başına buyruk politikalarından sıkılanların gözleri uzunca bir süredir ufukları tarıyor. Mahallenin başına bela olan kovboyu tepeleyecek bir kurtarıcı arıyorlar. Daha Soğuk Savaş sona ermeden konuşulmaya başlanan Amerika’nın kaçınılmaz gerilemesi ve hegemon güç koltuğunu devri sabırsızlıkla bekleniyor.
Sovyetler Birliği’nin çöküşü kimileri için bu umutlara sekte vurdu ancak kontrolsüz gücü dengeleyecek yeni aday arayışları sona ermedi. Belki de Putin’in bir anda, bütün kusurlarına rağmen, çok da dar olmayan bir çevrenin desteğini alması bu yüzdendi. Yeni dönemde Amerika’ya meydan okuyanlar Soğuk Savaş yıllarında Sovyetlerin sahip olduğu gibi bir ideolojik zırha da sahip değildi. Sadece Batı karşıtlığı Rus liderin bu role soyunmasına yetti.
İkinci yılına giren ve hiç de Moskova’nın istediği gibi gitmeyen savaş, gözleri belki de olması gereken yere, Uzakdoğu’ya çevirdi. Çin’deki yönetimin otoriterlik liginde şampiyonluğu elinde tutması, tam saha baskıya dayalı bir kâbus rejimi kurması kendisine yüklenen umutları pek de eksiltmiyor. Asıl yakın tehdit başta ABD olmak üzere Batı olarak algılanınca, bu tür kusurların üzerinde durulmuyor. Çin’in yıllar geçtikçe uzayan gölgesi sadece Asya kıtasına değil, dünyanın farklı coğrafyalarına da düşüyor.
Çin’in özellikle enerji ve hammadde ihtiyacı için dünya siyasetinde aktif bir rol oynaması, yeni bir gelişme değil. Sadece çok etkin oldukları Afrika’da değil Latin Amerika’da da varlıkları giderek daha belirgin hale geliyor. Ortadoğu ise büyük oranda dışa bağımlı oldukları fosil yakıt için yöneldikleri ilk adres. Bundan dolayı bölgeyle ilişkilerini sağlamlaştıracak, ancak saldırgan olmayan bir çizgiyi bir süredir sürdürüyorlar. Geçtiğimiz haftalarda bölgedeki iki gelişme, Pekin’in yıldızının parladığının açık göstergesi oldu. Önce iki düşman ülke; İran ve Suudi Arabistan arasında başarılı bir arabuluculuk girişimi gerçekleştirdiler. İki ülke diplomatları Çinli mevkidaşlarını aralarına alarak el sıkıştılar. Ardından da Suudi Arabistan’ın Şangay İşbirliği Örgütü’ne (ŞİÖ) diyalog ortağı olarak girdiği haberi geldi.
Zaman zaman Erdoğan’ın ağzından da hedeflendiğini duyduğumuz Batı’ya alternatif bu ittifak yapılanması bir biçimde Riyad’a kısmet oldu diyelim. Bunun Suudilerin bölge politikalarını ne ölçüde etkileyeceği, Krallık’a ABD’nin verdiği güvenlik garantilerinin ne kadar yerine geçebileceği ise oldukça şüpheli. 1945 yılında USS Quincey gemisinde Roosevelt ile Sultan Abdülaziz arasında yapılan o meşhur görüşmeden beri ülkelerini resmen olmasa da fiilen ABD korumasına bırakan hanedanın bu kadar radikal bir dış politika dönüşünü yapması kolay değil. Ortadoğu petrollerinin kaderini ilgilendiren böylesi bir gelişmeye karşı şimdilik Amerikan medyasının da siyasetinin de kayıtsız olduğu görülüyor. Trump yönetimiyle karşılaştırınca Biden’dan pek de hazzetmeyen Suudilerin böyle bir hamle yapması olsa olsa Amerikan iç siyasetinde Cumhuriyetçilerin eline verilmiş bir koza benziyor.
Diğer yanıyla bu tür girişimleri tamamen bir kenara atmak da doğru değil. Çin’in birçok koldan sürdürdüğü küresel politikasının yeni adımları olarak değerlendirmekte fayda var. Çokça konuşulan Kuşak Yol projesinin dışında Pekin yönetimi sessiz sedasız Batı karşıtlığının yarattığı boşluklarda ilerlemeyi sürdürüyor. İsteyen bunu ABD’nin kibirli politikalarının bir sonucu olarak görür, isteyen siyasetin tabiatında olan bir dinamik olarak okur; bir biçimde küresel siyasetin rekabeti doğuracağını, bunun kaçınılmaz olduğunu düşünebilir. Her halükârda ABD’ye haddini bildirecek ‘beyaz atlı süvari‘yi bekleyenler için bu gelişmelerin umut verici olduğu söylenebilir.
İşin bir de dikkatli gidilmesini gerektiren boyutları var. Çin’in dünyaya açılma siyasetinin kendi ulusal çıkarlarının bir sonucu olduğu unutulmamalı. ABD’nin ağırlığını dengelemek isteyenlerin, koşullara bağlı olarak Pekin’in önceliklerinden de rahatsız olabileceklerini hatırlamak lazım. Çin’in bilhassa kendi kıtasında ekonomik araçlarla sürdürdüğü politikaların zayıf komşuları için bir süre sonra tahakküm araçları olabildiğini şimdiden görüyoruz.
Diğer nokta, dünyanın her yerinde aktif olmakla beraber Çin’in hala ağırlıkla bir Asya gücü olması. Bölgesel çevrelemeden sıyrılmak adına uzak coğrafyalarda da adımlar atsalar da öncelikleri hala kendi kıtaları ve ABD’nin dikkatle sürdürdüğü çevreleme politikasında gedikler açmakla meşguller. Günün sonunda önceliklendirme yapacakları zaman kendi güvenlikleri açısından daha önemli gördükleri Asya kıtasına dikkatlerini yoğunlaştıracaklardır. Türkiye’nin de içinde bulunduğu Ortadoğu, Doğu Akdeniz, Güneydoğu Avrupa bölgelerinde Pekin’in oyun kurucu olarak etkinliği henüz oldukça sınırlı. Taraf olduğumuz tüm sorunlarda Çin’in ne ölçüde ağırlığı olduğunu düşünürsek, Batı’yı dengelemek için elde nasıl bir aracın olduğunu da tartabiliriz.
Son konu ise Çin ile ABD arasındaki halihazırdaki güç dengesi. Tek kutuplu dünya düzeninden çok kutupluya geçişle ilgili bu sıralarda giderek sayısı artan neşriyat mevcut. Çin’in yükselişinin elbette gözden kaçırılmaması gerekiyor, diğer yandan bunun bir süreç olduğu ve elimizde geleceğe ilişkin kesin projeksiyonların bulunmadığını da bilmeliyiz. Çin, hala dünyanın ikinci en büyük ekonomisi ve lider ABD’yi ne zaman yakalayacağına ilişkin tahminler sürekli ileri tarihlere öteleniyor. Dahası Japonya’nın doksanlı yıllarda girdiğine benzer bir durgunluk dönemine girildiğine ilişkin ciddi değerlendirmeler de mevcut. Emlak balonuna, krediye dayalı büyüme modeline ve son yıllarda yavaşlayan ekonomilerine bakılırsa bunlar hafife alınmaması gereken iddialar. Durum buysa, Çin ekonomisinin zamanla ABD’yi büyüklük olarak geçmesi mümkün ancak eski temposunu yitirip daha durağan bir hale gelmesi akla daha yatkın. ‘Dünyanın en kalabalık ülkesi‘ unvanını bu sene Hindistan’a bıraktıktan sonra iktisadi büyümelerinin de yavaşlaması beklenebilir.
Velhasıl 20’inci yüzyıl başındaki Almanya gibi kabına sığmayan, güneşin altında kendine yer arayan genç ve dinamik bir güçten değil, büyüyen ama temposu düşen bir küresel aktörden bahsediyoruz. Pekin’den dünyaya bakanların ABD’nin hegemonyasından rahatsız olduklarını tahmin edebiliyoruz, öte yandan ormanın yeni aslan kralı koltuğuna oturmaları için koşullar henüz ortada yok. Soğuk Savaş’taki Sovyetler Birliği gibi alternatif bir ekonomik ve siyasi modeli sunuyor da değiller. Bilakis Çin hala küresel ekonominin en önemli dişlilerinden birisi. Yeni dünyada birbiriyle rekabet eden iki alternatif dünya görüşü yok. Her ne kadar demokratik ülkelerle, otoriter rejimler arasında bir hesaplaşmadan bahsediliyorsa da, bu sınırlar Soğuk Savaş’ta doğuyla batıyı ayıran çizgiler kadar keskin değil. Daha çıkar temelli, pragmatik ittifaklardan bahsediyoruz.
Hal böyleyken Çin’in küresel bir aktör olarak ortaya çıkışı, yavaştan bölgemize doğru dümen kırması elbette dikkatle takip edilmesi gereken bir gelişme. Birkaç ipucundan yola çıkarak bir anda Ortadoğu’nun güç dengelerinin yerinden oynadığı sonucuna varmak içinse henüz çok erken. Yakın zamanda verilen pozlara rağmen bölgede Çin liderliğinde yeni bir düzen kurulması söz konusu değil. Suudi Arabistan ve İran -ekranlar önündeki el sıkışma pozlarına rağmen- gündemdeki tek bir maddeye ilişkin siyasi bir uzlaşıya varabilmiş değil. Körfez’in ve Ortadoğu’nun petrol bölgelerinin güvenliği hala ABD’ye emanet.
Küresel rekabet iyidir; Türkiye gibi orta büyüklükte oyuncuların pazarlık gücünü artırır. El iyi oynanırsa Batı’nın bizim hassasiyetlerimiz konusunda duyarsızlıklarını da belli ölçülerde giderebilir. Öte yandan doğru hesap yapma yükümlülüğünü de ortadan kaldırmaz. Uzak Asya’dan gelen ‘beyaz atlı süvari’nin kendi hesapları var. Bir öpücükle uykudan uyanıp, gökten üç elma düşsün diye beklemek ancak masallarda olur.