KARABEKİR AKKOYUNLU
karabekir.akkoyunlu@gmail.com / @ulu_manitu
Diken’e AKP’nin çözülüşü üzerine yazdığım son yazıyı, şu cümlelerle bitirmiştim:
“Tabiatın ve siyasetin kuralıdır: Lafla peynir gemisi yürümez. Ekonomik büyüme durdukça, sorunlar arttıkça kitleler seyrekleşir. Gemi su aldıkça çıkar taifesi kaçışır.
Geriye birkaç saray soytarısı, birkaç fedai ve bir de -Kıbrıs’tan Kürt sorununa, Ermeni meselesinden Avrupa Birliği’ne hemen her konuda fabrika ayarlarına dönüşten de anlaşıldığı üzere- denize düşünce sarıldığı ‘eski devlet statükosu’ kalır.
Sessiz ve sabırlı bir şekilde hesap gününü bekleyen derin devletle baş başa kalan Erdoğan ne eder, bu noktadan sonra AKP’ye neler olur bilinmez; fakat her halükarda Türkiye’ye yazık olacağı ortada.”
Çözülme sürecek
7 Haziran seçimleri sonrasında karşılaştığımız tablo bu tahlil üzerine daha fazla kafa yormamız gerektiğini gösteriyor. AKP’nin yüzde 9’luk bir oy kaybıyla 13 yıllık iktidarını kaybetmesi ve HDP’nin müthiş bir sıçramayla Meclis’e girmesi, Tayyip Erdoğan’ın başkanlık ve anayasa değişikliği planlarının suya düşmesi anlamına geldi.
AKP’de seçimden önce başlayan çözülme süreci, bu yeni dönemde artarak devam edecektir. Bu gidişatı durdurmanın yolları var elbette, ama bu, öncelikle partinin 2011 sonrası kullandığı söylem ve Erdoğan etrafında toplanan çıkar taifesinin tasfiyesini gerektiriyor. Erdoğan’la beraber yola çıkmış ve bugün kenara itilmiş olanların gelinen noktadan memnun olmadığını ve bu durumu değiştirmek için kolları sıvayacaklarını umalım.
Asıl bizlere ne olacak?
AKP’ye ne olacağının ötesinde, AKP’nin çözüldüğü ve saraya hapsolan bir Erdoğan’ın sırtını devletin derin kısmına dayadığı bir ortamda bizlere ne olacağı sorusuyla karşı karşıyayız.
Önümüzdeki dönemin getireceği tehlikeleri, Yalçın Akdoğan’ın “HDP bundan sonra çözüm sürecinin ancak filmini yapar” sözü özetliyor aslında. Bu tehditkar sözün arka planında HDP’yi seçim süreci boyunca hedef alan sözlü ve fiziki saldırılar yatıyor.
Seçimden iki gün önce binlerce insanın toplandığı miting alanında bombalar patlatan bir aklın, sandıktan çıkan iradeye saygı göstermesini beklemek saflık olurdu. Diyarbakır’da seçimden iki gün sonra HÜDA-PAR üyesi Aytaç Baran ve üç HDP’linin öldürülmesi de gösteriyor ki, saldırıların arkasındaki şebekenin durmak gibi bir niyeti yok.
İki koalisyon süreci
Gidişatı etkileyecek iki kritik süreçle karşı karşıyayız. Birincisi, nispeten görünürde olan koalisyon pazarlıkları. Diğeri ise, devletin karanlık yüzünde evrilen işbirlikleri.
Görünen kısımla ilgili birtakım tahminlerde bulunabiliriz. Kürt oyunu neredeyse tamamen kaybetmiş bir AKP’yle karşı karşıyayız. AKP’nin Doğu ve Güneydoğu’daki etkin varlığı ve vaktiyle yürüttüğü ılımlı politika, devlet ile Kürt hareketi arasında çatışmasız bir süreç yaratabilmenin önünü açmıştı. Fakat, müthiş bir kibir, öngörüsüzlük ve saldırganlıkla, Erdoğan ve destekçileri bu varlığı hemen hemen sıfırladı.
1950’den beri merkez sağ böyle bir yenilgi yaşamamıştı Kürdistan’da. Roboski’den Kobane’ye, AKP’liler bölgedeki çöküşün nedenlerini kendi içlerinde arayıp Kürtleri yeniden kazanmanın yollarını düşünmek zorunda.
Kısa vadede, Kürt oyunu kaybetmiş bir Erdoğan ve AKP’nin elinde milliyetçi mukaddesatçı tabanı kalmış durumda. Bu, büyük bir taban ama ne eskisi kadar geniş ne de çeşitli. Aşağı yukarı aynı kitleye hitap eden MHP’yle de örtüşüyor. Bu da, önümüzdeki süreçte bir AKP-MHP koaliyonunu düşünülebilir hale getiriyor.
İlk bakışta milliyetçi sağ koalisyonun, CHP ve özellikle HDP’ye karşı cephe alacağını ve gerilimin artacağını kestirmek mümkün. Fakat durum, söz konusu koalisyonun ortaklarının vardığı mutabakat ve liderlerin takınacağı tavra göre de belirlilik kazanacaktır. Eğer hala AKP’de söz sahibi olacaksa Ahmet Davutoğlu’nun ve seçim boyunca HDP’ye yüklenmekten kaçınmış, gerçekleşen saldırılarda ülkücülerin rolü olmadığını ısrarla ifade etmiş Devlet Bahçeli ve MHP üst düzey kadrosunun fiili bir gerginlik ve çatışma ortamına dönüşten yana olacağını zannetmiyorum.
Devletin karanlık yüzü
İşin karanlık tarafı işte bu noktada devreye giriyor. HDP’ye karşı saldırılardan ve Diyarbakır cinayetlerinden kimlerin sorumlu olduğunu hükümetteki herkes değil ama devletin üst kademelerinde birilerinin bildiği ortada. Bu son derece hassas geçiş döneminde, hiçbir zaman tasfiye edilememiş ‘derin güçler’in tekrar piyasaya çıkmasında bu bilgiye sahip olanların sorumluluğu var.
Yeniden, kanımızı donduran ve bize 1990’lardan enstantaneler sunan o meşhur ‘derin devlet’ten bahsediyoruz malesef.
AKP hükümetinin Gülen Cemaati’yle kavgasının bir sonucu, Ergenekon ve Balyoz davalarında aniden değişen kararlarla hükümlü ve tutukluların tahliye edilmesiydi. Tıpkı davaların işleyişi gibi, tahliye kararları da hukuki değil, siyasiydi. Hükümet ve Cemaat bunları bir tasfiye operasyonu olarak yürüttü. Amaç devletin üst ve derin kadrolarını yenilemekti; bunların hukuk dışı oluşumlarıyla yüzleşmek değil. Bir yandan, yeni düzene tehdit oluşturabilecek bütün bir TSK kadrosu içeri alınırken, Hrant Dink cinayetinde parmağı olan Cemaat’e yakın polis ve bürokratlara dokunulmadı. Onun yerine bunları işaret eden Ahmet Şık ve Nedim Şener hapse atıldı.
Bu davaların en trajik sonucu, toplumsal adalet duygusu ve hukuk sisteminde büyük tahribat yaratmakla birlikte, kitlelerin derin devletin iktidarı ele geçirmek isteyenler tarafından uydurulduğu bir masal olduğuna inanması oldu. Şunu anlamamız lazım: Ergenekon ve Balyoz’dan tutuklanan herkes masum değildi. İçlerinde 1990’lardaki JİTEM operasyonlarından, 2000’lerdeki Zirve Yayınevi katliamı, Rahip Santoro ve Hrant Dink cinayetlerine kadar en karanlık işlere bulaşmış kişiler de vardı. Hapse giren gazetecilerle birlikte, bunlar da geçtiğimiz sene salıverildi.
Bu insanlar hangi şartlar altında dışarıya çıktı, devletle nasıl bir bağları var ve şimdi neredeler? Bu soruların cevabı elbette bende yok, olanların da kolay kolay konuşacağını sanmam. Ancak HDP saldırılarıyla Diyarbakır cinayetlerini aydınlatmada bu sorulara verilecek yanıtların kritik rol oynayacağını düşünüyorum.
Umut ve tehlike
7 Haziran seçimleriyle beraber umutlu bir tablo çıktı karşımıza. Ülkeyi otoriterizme sürükleyecek bir anayasa ve başkanlık planı fiilen rafa kalktı. Barajı yıkan HDP ülkenin gerçek bir Türkiye partisi olma yolunda tarihi bir adım attı. Partinin söyleminin İzmir, İstanbul gibi şehirlerde de karşılık bulması, ülkenin batı kıyısıyla doğu sınırını bir araya getirmenin mümkün olduğunu gösterdi bizlere.
Tohumları Gezi’de atılan bu beraberliğin yanında, iki kesimin ortasında kalan muhafazakar Türk seçmenle bağlar kopmuş durumda. 7 Haziran bu kopukluğu tamir etmek için de bir fırsat doğurdu aslında.
Seçmen, AKP ve Erdoğan’ı kullandıkları ayrıştırıcı nefret dilinden dolayı cezalandırırken, birleştirici ve barış yanlısı duruşuyla Selahattin Demirtaş’ı ödüllendirdi. AKP bu mesajı iyi okumalı, Gezi’yi ve 7 Haziran’ı odaklardan, lobilerden, ajanlardan arınmış bir zihinle yeniden analiz etmeli. CHP tabanında da, AKP seçmenini ötekileştiren, hakir gören düşünce artık son bulmalı. Kemal Kılıçdaroğlu’nun bu yöndeki çabaları desteklenmeyi hak ediyor. Kopan gönül bağları ancak bu şekilde onarılabilir.
Son tahlilde, umut verici ancak bir o kadar da kritik ve tehlikeli bir dönemin eşiğindeyiz. 7 Haziran çoğulcu bir demokrasiye atılan ilk adım olduğu gibi, bizi 1990’lara döndürecek sürecin başlangıcı da olabilir.
‘Birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde’ herkesin payına önemli sorumluklar düşüyor. HDP’liler tüm zorluk ve provokasyonlara rağmen başarıyla tutturdukları barış çizgisinden şaşmamalı; CHP’liler HDP’ye verdikleri desteği sürdürmeli, sabırlı olmalı ve HDP’yi yeniden Güneydoğu’ya hapsetmemeli; MHP’liler 1980 öncesi olduğu gibi derin güçlerin oyununa gelmemeli; AKP’liler ise partilerinin bu güçler tarafından ele geçirilmesine karşı koymalı ve seçimden gerekli dersleri çıkarmaya bakmalı.