Tuğçe Madayanti Şen: Senenin en ilgi çeken filmlerinden Saltburn…

Okura not

Günün 11’i, Türkiye medyasındaki görüş ve yorum çeşitliliğini yansıtmak amacıyla hazırlanmaktadır. Aşağıda özetini bulacağınız yazıya yer vermemiz, içeriğini onayladığımız ve/veya desteklediğimiz anlamına gelmez.

Senenin en ilgi çeken filmlerinden olan “Saltburn” hakkında konuşmanın zamanı geldi. Yönetmen Emerald Fennell bir önceki ilk filmi “Promising Young Woman”dan devraldığı kara mizah, psikolojik gerilim ve sosyal yorumları birleştiren tarzını bu filmde de devam ettirmiş. Amazon’un sağladığı olanaklar ile, filmin estetik ve gösterişinin daha fazla göz alıcı olması da tüm bunların üzerine eklenmiş. Fennell’ın, iki filminde de özgüvenli hikâye anlatımı olduğunu söyleyebiliriz, güçlü karakter gelişimlerini iyi takip ettiği ve görsel açıdan da çarpıcı sinematografiye oldukça önem verdiği de aşikâr. Belki henüz ne kadar iyi bir hikâye anlatıcısı ve yönetmen olduğuna tam ikna olamadığımdan dolayı kendisini yetenekli bir filmci olarak görmeyi ve neler yapacağını biraz daha izlemeyi tercih ediyorum.

***

“Saltburn”, İrlandalı aktör Barry Keoghan’ın canlandırdığı Oliver’ın dördüncü duvarı yıkan bir sahnesi ile açılıyor. Oliver’ın direkt olarak seyirciye seslendiği bu sahnede Felix (Jacob Elordi) ile ilgili söyledikleri merak uyandırıyor ve hikâyeyi izlemeye kafamızda “Acaba Oliver ne yaptı?” sorusuyla başlıyoruz. Oliver ve Felix’in genç Oxford Üniversitesi öğrencileri oldukları geçmişe geçtikten sonra, Felix’in yaşadığı büyük malikaneye taşınıyoruz. Oliver’ın Felix’e kara sevdasının tam anlamıyla bir obsesyon halini aldığı ve Felix’in ailesinin Oliver’ı içlerine almaya başladığını izliyoruz. Ve filmin, tragedya ve ironi, tansiyon ve atmosfer, beklenmedik hikâye gelişimi ile etkileyici bir hal alarak finale kadar emin adımlarla ilerlediğini görüyoruz. Filmdeki oyunculuklar çok iyiydi. Herkesten önce Oliver’ı canlandıran Barry Keoghan’ın, aynı anda ürpertici, seksi, tuhaf, gerçek ve korkunç olabilme becerisini övmemiz şart. Filmin, güzellik obsesyonu ayağını oluşturan Jacob Elordi’nin erotik görselliği bir yana, son derece komplike bir karakter olan Felix’i çok başarılı bir şekilde canlandırmış. İyiliği ama aynı zamanda da gücü elinde tutan bir karakter Felix. En ufak bir eleştiri alana kadar etkileyici, sevilesi olan, bir nevi, hikâyenin kralı. Annesi Elspeth’in, öğrenilmiş normalliğini çılgınca canlandıran Rosamund Pike’ı ve de adeta Saltburn malikanesinin ruhunu temsil eden uşak Duncan’ı canlandıran Paul Rhys’ı da ayrıca anmak gerek. Avizelerdeki sinek yapışma kağıtlarından, mermer büst üzerindeki komik şapkalardan, Colgate diş macununa kadar tüm set tasarımı detaylarından da bahsetmek gerek. Oxford’daki bar sahnesi, Saltburn’e ilk giriş sahnesi, aile ile ilk buluşma, Oliver-Farley dinamiği, banyo sahnesi, mezar sahnesi ve elbette ‘Murder on the Dance Floor’ şarkısının çaldığı final sahnesi detaylı bir şekilde tartışılmayı hak edenleri bu filmin. Filmi izlemekten keyif aldım, sadece entelektüel bir doyumun verdiği tadı bu filmde bulamadım.

Tuğçe Madayanti Şen’in yazısı