Uzun süredir üzerinde çalıştığım roman dosyamı geçtiğimiz hafta teslim ettim. Aylarca kendi kurduğum dünyanın içinde yaşadıktan sonra Türkiye gündemine geri döndüğümde, zorunlu yazı aralarında hep yaşadığım his katlanarak arttı. Yazılara birkaç hafta ara verdiğinizde öyle çok konu birikiyor ki ‘her şey‘ ve ‘hiçbir şey‘ aynı ölçüde yeni yazınızın meselesi halini alıyor. Çünkü ülkenin hiç insafı, arası, molası yok.
Gözaltı haberleri, şiddet, cinayet, kayıplar, depremler, ekonomik verilerin sabahtan akşama değişen post truth (benim deyişimle höst truth) yorumları, aralara sıkışmış sert ünsüzlerin (‘ünfluencer’) türlü konulardaki tartışmaları, saçmalık düzeyi arttıkça tık alan videolar… Trajediyle absürdün, siyasetle dedikodunun, gerçeklikle temsilin aynı hızda tüketildiği, bir ay ara verdiğinizde her şeyin değiştiği ama tüm kalıpların aynı kaldığı bir tür kara-pembe dizi olarak gündemimiz.
Byung-Chul Han, Adam Phillips gibi düşünürlerin eserlerinde yorgunluk toplumu, bir kültürel durum olarak tükeniş gibi kavramlarla ifade ettiği çağcıl ruh halinin bize özgü ve çok ağır bir versiyonu yaşanıyor. Tükeniş artık kişisel bir arıza değil, bir nevi toplumsal atmosfer: Bir tükenmişlik rejimi. Bu rejimde kimse tam uyanık değil ama kimse tam da kapalı değil. Sürekli mikro-uyarılmış, tetikte, alarmda.
Bu da yalnızca bireysel bir duygu değil elbette, politik bir arka planı da var. Gündemin sürekli kaotik tutulması, yurttaşı bitmeyen bir duygusal alarm haline sıkıştırıyor. Felaket akışının hiç durmaması ‘Şimdi ne oldu?‘ refleksini kronikleştiriyor. Bu kroniklik sadece raslantısal bir haber ritmi değil, dikkat dağınıklığını ve yorgunluğu kurumsallaştıran sessiz bir yönetim tekniği halini alıyor. İnsanların duygusal kapasitesi böyle tüketilirken tepki eşiği de giderek düşüyor: Hep tetikteyiz ama hiçbir şeye layığıyla tepki veremiyoruz. İşte tam bu aralık, iktidarların en çok sevdiği o duygusal karanlık alanı yaratıyor.
Z kuşağının komik ve öğretici bir icadı: paragraf atmak
Sakinlik epeydir şüpheli bir durum. Birine “İyiyim” demek ayıp sayılıyor; gerçekleri görmezden geliyormuşsun gibi. Zaten epeydir “Nasılsın?” sorusunun anlamlı bir cevabı da yok, çünkü herkesin içi, söyleyemediği hatta kendine bile anlatamadığı, taşıyamadığı koca paragraflarla dolu.
Tam bu noktada Z kuşağının icat ettiği, komik ama hiç de hafife alınamayacak bir kavram geliyor aklıma; paragraf atmak. Yani birinin uzun uzun derdini anlatması, içini dökmesi, duygularını metne sığdırması… Yakın zamana kadar -çoğu durumda- bir samimiyet ya da özen göstergesi olarak algılanabilecek şey günümüzde bir tür ayıp, hatta suç halini aldı.
‘Paragraf atmış!‘ demek, ‘Aşırı duygusal yük bindirmiş’, ‘Gereksiz detay vermiş‘, ‘Benden enerji çalmış‘ demek oluyor.
Duygusal tasarruf çağı: az konuş, az hisset, az yorul
Kavram aslında üç şeyi aynı anda anlatıyor:
1) Duygusal yükten kaçış
Birinin bir derdini, beklentisini ya da hissini uzun uzun anlatması ‘iş yükü’, ‘baş belası‘ gibi algılanıyor.
2) İletişim utancı
Açık olmak, dert anlatmak, derin konuşmak, hatta derinlik daveti, utanılacak bir şey gibi kodlanıyor. Bir şeyi dert etmekle kalmayıp bunu ayrıntılı bir mesaja ya da çok açık bir konuşmaya çeviren kişi aynı anda hem kendini hem karşısındakini ve aradaki iletişimi fazla ciddiye alma günahını işliyor.
Kimse kimsenin paragrafını kaldıramıyor. Pek kimse birbirine gerçek bir cümle bile kurmuyor, ne paragrafı…
3) Duygusal ekonomi
Mesaj ‘Fazla veri içeriyor’, karşı taraf bunu işlemeye gönülsüz. Çünkü ilişkiler artık veri tasarrufu üzerinden kuruluyor.

Günümüzde iletişim, duygu cimriliği ile duygu taşkınlığı arasında bir yerde askıda: Çok konuşuyoruz ama anlamıyoruz; çok görüyoruz ama bakmıyoruz. Yeni iletişim kültüründe empati, bir tür duygu tasarrufu rejimine bağlı. İki cümleden uzun her şey masrafa giriyor.
Bazen günler süren, es verilip düşünülerek yanıtlanan e- postalaşmaların yerini çoktan kısa mesajlaşmalar aldı. E-posta artık kişisel alan için neredeyse hiç kullanılmıyor. Kısa mesajın verdiği anında cevaplama dürtmesi ya da beklentisi bu çağ için gerçekten zorlayıcı olduğundan, ‘okundu‘ ve ‘görüldü‘ bilgilerini kaldırdık. Kimimiz iletişimin kontrolünü elde tutmak, kimimiz de nezaketsizlik riskinden kaçmak için yaptık bunu.
Birbirimizi ‘yoracak’ kadar derinlikli cümlelerin yerini, bilgi kırpıntıları, emoji tasarrufu ve tek hecelik reaksiyonlar aldı. Çağın iletişim normuna belki de duygusal minimalizm demek gerekiyor: Az konuş, az sor, az hisset; yoksa yorulursun.
Bu minimalizm bir tür zorunluluğa dönüştüyse de bedeli büyük:
İçimizde dolaşan paragraf yükleri birikiyor. Gönderilmeyen mesajlar, yarım bırakılmış cümleler, yazılıp silinen sayfalar… Hepimiz hem yazar hem sansür kurulu hem de kendimizin çöp kutusuyuz. ‘Paragraf inhibisyonu/paragraf bastırılması, kitlenmesi‘ dediğim, garip bir durum: İçine doğanı söyleyememek, aktaramamak, ama ondan da kurtulamamak.
Sosyal medya akışı da aynı duygusal daralmayı besliyor. Bir trajedinin altına komik videolar, bir siyasi tartışmanın yanına cilt serumu tanıtımı, bir ölüm haberinin arkasına düğün içerikleri düşüyor. Gerçekle şakanın, ciddiyetle absürdün sınırları o kadar iç içe geçti ki duyusal taşma hâli artık toplumsal bir atmosfer. Bu atmosfer bir yan etki yaratıyor: eşik aşınması. Acıma eşiği, öfkelenme eşiği, şaşırma eşiği… Hepsi aynı anda aşınıyor. Bir yandan “Çok şey oluyor” diyoruz, diğer yandan hiçbir şey tam içimize yerleşmiyor.
Bu hızın yarattığı bir başka görünmez sonuç daha var: duygusal artıklık. Yarım kalmış öfkeler, tamamlanmamış sevinçler, sindirilmemiş kaygılar… Gündemin hızına yetişemeyen duygular birikirken her gün yeni bir şey yaşanıyor ama hiçbirinin tortusu, anlamı ya da yasası kalmıyor.
İşin en ilginç kısmı da şu: Hafıza bir savunma mekanizmasına dönüştü.
Unuttuğumuz için değil, bedenimiz daha fazlasını kaldıramadığı için bırakıveriyoruz olayların ucunu. Hafıza artık bize hizmet etmiyor; bizi koruyor. Ama bu koruma bir yandan da yoksullaştırıyor. Çünkü hiçbir şey içimizde gerektiği kadar kalmıyor; ‘an’ın da anlamın da içi boşalıyor.
Lauren Berlant’ın ‘zalim iyimserlik’ dediği durum, yani acı-eşikli umutla yaşamak tam da bugünün duygusal iklimini ifade ediyor. Umut bile belli bir dayanıklılık isteyen bir kas hâline geldi. Neşenin ardından kötü haber beklemek, heyecanlanırken tetikte olmak… Bunların hepsi toplumsal refleks.
Tüm bunların bir reçetesi yok, her konuda her gün yeniden ‘ayar‘ gerektiren denge durumları: Ekranı kapatmayı güçsüzlük değil seçici dikkat olarak görmek… Gündemi yavaş sindirmek… Birbirimize kısa da olsa gerçekten karşılayıcı cümleler bırakmak. Bizi yoran değil, genişleten konuşma alanları açmak… Belki de mesele paragraf atmak değil, içimizde hayalet gibi gezinen o paragraflara biraz yer açmak.
Bir aradan sonra yeni yazımda bu konuyu seçmem belki biraz da bu yüzden: Sis dağılmasa bile ışığın yönünü bulmak için.
Cümlelerin hayatı değiştirecek gücü yoktur ama elimizden tutarlar. Bugün yine benim elimden yazı tuttu; belki senin de tutar.