Sınav konusu demokrasi, soru sayısı üç, AKP'nin notu sıfır

 

KARABEKİR AKKOYUNLU

karabekir.akkoyunlu@gmail.com /  @ulu_manitu

Baskıcı, otoriter, seçkinci ‘eski Türkiye’ ile hesaplaşıp milli iradeye dayanan demokratik bir ‘yeni Türkiye’ inşa ettiğini iddia eden iktidarın bu iddiasını nasıl test edebiliriz?

Basit bir deney, iktidarın ‘eski Türkiye’nin anti-demokratik kurumlarıyla nasıl yüzleştiği, bunları demokratik kriterler temelinde yeniden düzenleyip düzenlemediği olacaktır.

12 Eylül’ün üç kurumsal mirası

12 Eylül rejiminin toplumu ve siyaseti devletin tahakkümü altında tutmak için yarattığı üç kurumsal mirastan söz edebiliriz.

Birincisi, sayıları az olup sesleri gür çıkan anaakım dışı partileri parlamento dışında bırakarak siyaseti devletin izin verdiği merkeze sınırlamayı amaçlayan yüzde 10 seçim barajı.

İkincisi, görsel medya üzerine getirilen bürokratik egemenlik. Burada, zaten kısıtlı özerkliği 12 Eylül sonrası elinden alınan TRT’den ve 1990’larda ortaya çıkan özel kanalları terbiye etmek için kurulan RTÜK’ten bahsediyoruz.

Üçüncüsü, üniversiteleri ‘zararsızlaştırarak’ bilimsel araştırma ve düşünce üretimini devletin öncelikleri ve hakim ideoloji doğrultusunda şekillendirmekle görevlendirilen YÖK.

Bu üç miras, bir anlamda iktidarın demokratik turnusol kağıdı. Çünkü üçünün de otoriter bir zihniyeti temsil ettiği hemen hemen herkesin kabulü. Yani ortada demokratik dönüşüm adına bu kurumların olduğu gibi korunması gerektiğini ciddiyetle iddia eden kimse yok.

Daha önemlisi, üçü de iktidar partisinin bir kalemde -mesela bir torba yasayla- üzerini çizebileceği kurumlar. Buna karşı ne bir hukuki engel söz konusu ne de toplumsal direniş. Kaldı ki iktidarın kafasına koyduğunu yapmakta hukuki engelleri ve toplumsal direnişi nasıl görmezden gelebildiği de ortada.

Baraj AKP’ye çalıştı

Peki iktidar partisi bu demokrasi testinden nasıl geçiyor, kaç puan alıyor?

Geçtiğimiz 12 seneyi ele aldığımızda, bu sürede tek başına hükümette bulunan Adalet ve Kalkınma Partisi’nin, 12 Eylül’ün üç anti-demokratik mirasına dokunmadığı gibi, aksine bunlardan iktidarını sağlamlaştırmak için bolca yararlandığını görüyoruz.

AKP’yi iktidara getiren 2002 genel seçimleri baraj yüzünden demokratik meşruiyeti sorgulanabilir bir parlamento yarattı. Seçmen iradesinin neredeyse yarısı meclis dışında kaldı. Toplam oyun yüzde 34’ünü alan AKP, sadece iki partinin temsil edildiği TBMM’de yüzde 66’lık bir sandalye oranıyla tek başına hükümet kurabildi.

2002 seçimlerinden AKP’yi sorumlu tutamayız elbette. Fakat bunu takip eden iki genel seçimde muhalefetin, sivil toplumun ve etkisi zamanla azalan Avrupa Birliği’nin itirazlarına rağmen iktidar partisi barajı düşürmeye yanaşmadı. Ve bu süreçte, Türkiye’nin en derin yarası Kürt sorununun çözümünde hayati bir öneme sahip Kürt siyasi hareketinin temsilcileri, çözümün adresi olması gereken Meclis’e bağımsız adaylarla, arka kapıdan girmek zorunda bırakıldı.

Önümüzdeki seçimde de bu tablo değişmeyecek. Buna rağmen hükümet temsilcileriyle destekçileri, seçime parti olarak gireceğini açıklayan HDP’yi sorumsuzluk, hatta şantajla suçlayabiliyor.

Gayrı-resmi propaganda organı

Barajı yerinde tutan iktidar partisi, TRT ve RTÜK’den de olabildiğince çıkar sağlıyor. AKP’nin kendisini devletle özdeşleştirme sürecinde, devletin radyo televizyonu partinin gayrı-resmi propaganda organına dönüşmüş durumda.

2014 yerel seçimleri öncesindeki kritik iki haftalık süreçte MHP’ye 48, CHP’ye 45, BDP/HDP’ye iki dakika, AKP’ye ise tam 13 saat 32 dakika, yani seçim yayınının yüzde 89’unu ayıran TRT bağlı olduğu ‘tarafsızlık ve fırsat eşitliği’ ilkeleriyle dalga geçti adeta.

Aynı tablo cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde de karşımızdaydı. TRT’nin 29 Haziran-10 Temmuz tarihlerinde adaylardan Tayyip Erdoğan’a 559, Ekmeleddin İhsanoğlu’na 127, Selahattin Demirtaş’a ise sadece 19 dakika ayırmasında RTÜK bir sakınca bulmadı.

1990’larda devlete hakim seküler milliyetçi ideolojiyi ‘ulusal güvenlik’ gerekçeleriyle medyaya dayatan RTÜK, bugün iktidar partisinin temsil ettiği İslami hayat tarzı ve ahlak anlayışının taşıyıcısı ve gözetmeni olarak karşımıza çıkıyor. Diziler, haberler ve eğlence programları toplumun sadece bir kesiminin benimsediği ‘genel ahlak kurallarına’ uygunluğa göre filtreleniyor. Çoğu zaman RTÜK’ün ceza kesmesine gerek de kalmıyor; zira medya patronları hükümetle aralarını bozmamak uğruna çalışanlarına otosansür uygulatmaktan çekinmiyor.

Sınırlayıcı ve baskıcı yaklaşım ‘eski Türkiye’nin uğraşmaya ömrünün yetmediği dijital medyada da kendini gösteriyor. İktidarın görsel medyaya nazaran daha sert ve yaygın muhalefetle karşılaştığı sosyal medyayı kontrol altına almak için hayata geçirdiği yasalar sonucu, Türkiye bugün dünyanın en baskıcı internet ortamına sahip ülkeleri arasında. Elbette sınırlamalar, iktidarın öncelikleri ve dünya görüşüne göre düzenleniyor: örneğin ateizmle ilgili siteler sakıncalı bulunup engellenirken, IŞİD propagandası yapan siteler filtrelere takılmayabiliyor.

Bununla beraber ‘ulusal güvenlik’ mazereti de ortadan kalkmış değil. Hükümet, işine gelmeyen, imajını zedeleyebilecek haberlerin yayınlanmasını ulusal güvenlik gerekçesiyle engelleyebiliyor; Reyhanlı terör saldırısı, 17 – 25 Aralık soruşturması ve Irak’a gönderilen MİT tırlarıyla ilgili yapılan haberlerin yasaklanmasında olduğu gibi.

Sandıktan çıkan iradeye saygı mı!

Üniversitelerde ‘anarşizm’, ‘marjinallik’ ve genel olarak ‘tehlikeli görülen bağımsız düşünce’nin bastırılması misyonuyla kurulan YÖK ise bu görevini yeni yöneticiler ve ideoloji doğrultusunda aksatmadan yerine getiriyor. Rektör atamaları buna en çarpıcı örnek. Üniversiteler adaylarını seçimle belirlese de, atama listesini düzenleyen YÖK sıralamayı istediği gibi yapabiliyor, nihai kararı verecek cumhurbaşkanı da bu listeden istediği adayı seçebiliyor.

Bunun yeni bir uygulama olmadığı ortada. Yıllarca rektörler, arası asker ve bürokrasiyle iyi akademisyenlerden seçildi. Fakat zaten baskıcı ve seçkinci bir rejim çerçevesinde bu pek de şaşırtıcı bir uygulama değildi. Aynı durumun önce Abdullah Gül şimdi de Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı dönemlerinde devam etmesi ise, iktidar partisinin 12 Eylül’le hesaplaşma iddiasında ve her fırsatta işaret ettiği ‘sandıktan çıkan iradeye saygıda’ ne denli samimi olduğunu gösteriyor.

Geçtiğimiz haftaki İstanbul Üniversitesi rektörlük seçimlerini ‘demokratik, katılımcı, özgür ve özerk üniversite’ vizyonuyla açık ara farkla kazanmasına rağmen YÖK listesinde iktidara yakın adayın altında ikinci sıraya yerleştirilen Prof. Dr. Raşit Tükel’in tepkisi de aslında bu samimiyetsizliğe yönelik.

‘’YÖK bilim insanlarının iradesine karşı bu kararı hangi gerekçe ile aldı? Bunu kamuoyu ile paylaşmalı’’ diyen Tükel, sorusunun yanıtını elbette kendi de biliyor.

Üçte sıfır

İstese zorlanmadan geçebileceği demokrasi sınavından üçte sıfırla sınıfta kalan iktidar partisinin sloganlaştırdığı demokrasiyi ve sandık iradesini ‘kendi işine geldiği’ yere kadar sahiplendiği ortada. Bu noktadan bakınca eski ile yeni Türkiye arasında değişenin ideolojik üstyapı ve yönetici grubu olduğunu, baskıcı, otoriter altyapının ise sapasağlam yerinde durduğunu söylemek hatalı olmaz.

Görünen o ki iktidarda 12’nci yılını dolduran Adalet ve Kalkınma Partisi, 12 Eylül’ün mirasıyla hesaplaşmadığı gibi, onun anti-demokratik kurumlarını başarıyla 21’nci yüzyıla taşıyor.