Türkiye’de devlet çoğu zaman yurttaşın karşısına yalnızca kurumlarıyla değil, alışkanlıklarıyla da çıkar. Bazen mahkeme salonunda, bazen okul kitabında, bazen ekranlarda kurulan tek sesli anlatıda, bazen de bayrağın ardına saklanan bir tehdide dönüşerek görünür olur.
Bugün gelinen yerde soru baskının var olup olmadığı değildir; baskının hangi kılıkla dolaşıma sokulduğudur. Bazen mahkeme kararı olarak, bazen güvenlik gerekçesi olarak, bazen de milli hassasiyet adı altında karşımıza çıkar.
Mahkemelerin siyasal meydan gibi işlemesi, seçilmişlerin yargı yoluyla tasfiye edilmesi ve milliyetçi söylemin bir koruma kalkanına dönüştürülmesi, devletin kendinden emin oluşunu değil; ideolojik aygıtın tek başına yetmediğini gösterir.
Bütün bu tabloya yalnızca miting ile yanıt vermek yeterli değildir. Miting elbette önemlidir; kalabalığın yan yana gelişi, korkunun dağılması ve toplumsal moralin yükselmesi bakımından vazgeçilmezdir. Fakat iktidarın stratejisi tek cepheden işlemiyor.
Yargı, medya, sokak ve parti içi gerilimler aynı anda çalıştırıldığında, yalnızca meydanda biriken enerji diğer alanlarda boşluk bırakabilir.
İktidar kalabalığın dağılmasını bekleyebilir; dosyalar devam eder, ekranlarda suç anlatısı büyütülür, sokakta provokasyon dili canlı tutulur. Bu yüzden her saldırıyı yalnızca savunarak karşılamak yetmez.
Her yargı hamlesi, her medya operasyonu, her bayraklı provokasyon — hepsi aynı çabanın parçasıdır: kırılan dengeyi elde tutmak. Bu görünür kılınmalıdır. Çünkü iktidarın saldırısı, çoğu zaman onun gücünden çok kırılganlığını ele verir.