Savunma hakkı, hukuk düzeninin yalnızca teknik bir unsuru ya da yargılamanın usulî bir parçası değildir. Savunma, hukukun kendisini sınadığı son çizgidir. Bir rejimin hukuk devleti olup olmadığı, mahkeme binalarının varlığıyla değil, savunmanın ne ölçüde yaşayabildiğiyle anlaşılır.
Çünkü savunmanın susturulduğu yerde hukuk, adalet arayan bir zemin olmaktan çıkar; egemen iradenin kendisini teyit ettiği çıplak bir karar mekanizmasına dönüşür. O andan itibaren mahkeme, hakikatin araştırıldığı yer değil, kararın yalnızca biçimsel bir dile çevrildiği bir sahne hâline gelir.
Türkiye’de meselenin düğümlendiği yer de tam burasıdır. Hukuk artık yalnızca neyin suç sayıldığını belirleyen bir çerçeve olarak işlemiyor; kimin dışarı itileceğini, kimin korunmayacağını, kimin “düşman” olarak kodlanacağını belirleyen bir ayıklama mantığına doğru kayıyor.
Savunma makamı da bu yüzden hedefe yerleşiyor. Çünkü savunma, iktidarın mutlak yorum tekeline karşı duran son eşiktir. Savunma düştüğünde yalnız avukat değil, itirazın kendisi yargılanmaya başlanır.
Savunma hakkının aşındığı yerde hukuk, adalet dağıtan bir zemin olmaktan çıkar ve siyasal kararın aracına dönüşür. Türkiye’de son yıllarda belirginleşen bu dönüşüm, yalnızca avukatları değil, yurttaşlık fikrini, temsil hakkını ve adalet talebinin kendisini de hedef almaktadır.