Şiddet toplumu, riyakârlar korosu, Manifest
Ş

Zehra Çelenk
Zehra Çelenk
Yazar, senarist. 2017’den beri köşe yazıları yazıyor, TV-sinema işleri ve edebiyatla uğraşıyor. Ruhumun Aynası ve Hayatta Kalma Rehberi kitaplarının yazarı.

Tepeden tırnağa çürümekte olan bir şiddet toplumunda yaşıyoruz ve her alanda en çok topa tutulan şey kadınların kendini ifade etme biçimleri. Bedenleriyle, giysileriyle, meslek ve görünürlük tercihleriyle, evli ya da bekar, çocuklu veya çocuksuz olmalarıyla en çok uğraşılanlar, kadınlar.

Bu yazıyı bir pazar akşamı yazıyorum. Bir İskandinav ülkesinin rahat iki yıllık gündemini dolduracak olaylar burada tek günde, pazar pazar yaşanabiliyor. Pazar sıkıntısı gibi bir sorunumuz hiç yok maşallah, akabinde pazartesi sendromu da neymiş! Biz olmuşuz sendrom.

Artan şiddet, giderek ürkütücü bir şiddet toplumu haline gelmemiz üzerine bir yazı planlıyordum, gün içinde kadına yönelik şiddet yine gündemin baş köşesine oturuverdi. İktidarın el arttırdığı, kadın bedeni ve haklarını hedef alan, yaşam tarzına ve laikliğe yönelik büyük tehdit oluşturan faaliyetlerine bir yenisi eklendi.

Manifest adlı pop müzik grubu, 6 Eylül’de Küçükçiftlik Park’ta 18 yaş sınırlı bir konser verdi. Hızla yükselen grubun kalabalık konserinden görüntüler ertesi gün sosyal medyaya düştü. Her kesimden bezdirici riyakarlık korosunun “Bu kadar da olmaz ki”, “Modernlik bu değil”, “Çocuklarımıza kötü örnek oluyorlar” çığırmalarıyla beraber İstanbul başsavcılığının konserdeki ‘hayasızca hareketler‘ ve ‘teşhircilik’ nedeniyle gruba resen soruşturma başlattığı ortaya çıktı.

Bu ne hız yahu. Ülke suç cennetine dönmüş, 20-24 yaş aralığındaki altı kadına yönelen bu soruşturma hevesini başka hiçbir tür suçta görmüyoruz nedense. Kadına yönelik şiddet, taciz, tecavüz olaylarında hele hiç. Resmen resen soruşturma başlatıldığı yetmezmiş gibi cumhurbaşkanı başdanışmanı Oktay Saral hızını alamayıp sosyal medya hesabından gruba hakaret etti, ‘zebani kılıklı yaratıklar’ diyerek altı genç kadını hedef gösterdi. Sosyal medyanın riyakârlar korosunun da bir direkleri çakıp kızları yakmaya kalkışmadığı kaldı çünkü günümüzde ‘cadılar’ yakılmıyor, linçlenip hedef gösteriliyor.

Grup kimdir, nedir, bilmeyenlere özet: Ülkede artık zor rastlanır türden bir neşeyle dans edip şarkı söyleyen ve yine benzerine az rastlanır biçimde birbiriyle de iyi geçinir görünen bir pop grubu. Çok yazılmıştır, bu grup işleri dünyada da zor, bizde iyice zor. Yıllardır bu işe soyunan bir kadın grubu yoktu ortalarda. K-pop estetiğinden ilham alarak sahne performansları ve görsel konseptleriyle öne çıkan bir grup. Hedef kitlesinin 15-25 yaş grubu olduğu rahatlıkla söylenebilir ama gayet yetişkin dinleyicileri de var, çoğu da kadın.

Ben pop pek dinlemiyorum. “Sadece belgesel…” türü bir motivasyonla söylemiyorum bunu. Popüler kültürün hem yazısal hem de mesleki ilgi alanlarımın başında yer aldığını yazılarımı takip edenler bilir. Müzikte popla başım çok hoş değil, arada dinlerim de öyle pek dile dolanacak bir şeye de rastlamıyorum bir süredir…

Kızlar katrana tüye bulamalı hedef gösterilince tabii birkaç şarkılarını ‘izledim’. Gayet de başarılılar kendi türlerinde, kısa zamanda aldıkları yoldan da belli zaten. “Sanat bu değil” diyenlerin çoğunun da sabah akşam klasik müzik dinlediğini sanmam ayrıca. Popsa pop, enerjiyse enerji.

Beğenmezsen dinleme, izleme

“Açık saçık giyinip hayasızca hareketlerle çoluk çocuğa kötü örnek oluyorlar” diyenlerin de o çoluk çocuk zaten nasıl giyiniyor, neleri izleyip nelerden zevk alıyor hiç haberi yok galiba. Yani herhangi bir grup ya da kadın şarkıcı bir şeye örnek olmuyor, pop müzik üretenler doğası gereği kendi hedef kitlesinin güncel zevklerini yansıtıyor, bu bir. ‘Ülkede şeriata beş kalmış’ diye endişelenen seküler kesimin ‘Aa olmaz’cılarını anlamak hele hiç mümkün değil. Daha doğrusu gayet anlaşılır, riyakarlık artık genlere işlemiş de işte insan ülkenin bu halinde bu hedef gösterenler korosuna katılanların genişliğine kızmadan edemiyor. Üstelik grubun kadın olmasının yanısıra çeşitli toplumsal olaylara karşı muhalif çıkışlarının da bu hızla hedef gösterme çabasında etkili olduğu gayet belliyken, bu da iki.

Beğenmezsen dinleme, izleme.

Çocuk işçi, çocuk evliliği, çocuk ve kadın istismarı-cinayetinin yaygınlığı ve bu konudaki yaptırımsızlık çocuklara kötü örnek olmuyor, bir kadın pop grubunun kılık kıyafeti ve tavrı mı oluyor?

Dizilerimizden ünlülerimize yaygın tacizci tecavüzcü, şiddet destekçisi maşist kültür değil de altı genç kadın mı çocuklara kötü örnek oluyor?

Şarkıları baştan aşağı kadını aşağılayıcı, tacize şiddete özendirici, buram buram cinsiyetçi sözlerle, konserleri de bu tür hareketlerle dolu bazı erkek rapçiler niye ‘hayasızca hareket’in konusu olmuyor?

Daha düzinelerce soru sorulabilir de önünde sonunda söylenmesi gereken şu: Çocukların ve kadınların bedenlerinden elinizi ve dilinizi çekin.

Etrafında en kolay birleşilen yerli ve milli değer

Konu üzerine gün içinde çok yazıldı, çizildi. Düzenin ateşine odun taşıyanlar kadar bu duruma isyan edenlerin ve kadın örgütlerinin de sesi yükseldi. Hutbeden sahneye her yerde kadının tahakküm altına almaya çalışıldığı bu dönemde bu tür olaylara karşı daha da gür ses vermek gerekiyor. Araya hiç ‘ama’ koymadan.

Ortak umutsuzluklar muhafazakâr çığırtkanlığın ikiyüzlü ortak değerleriyle bastırılmaya çalışılıyor. Topun ucuna kadınlar konulduğunda daima iki kat tetikte olmak gerekiyor. Bu çağda hala kutsal anneyle ‘fahişe’, iyi kızla cadı-şeytan ikiliğinde canlı tutulan kadın düşmanlığı, etrafında en kolay birleşilen yerli ve milli değer olmayı sürdürüyor çünkü.

Bu toplumun kadın bedeni ve çıplaklığıyla derdi ve arzu-nefret ilişkisi hiç azalmıyor. Farklı şekillerde kaç kez yazdım, söyledim, bilmiyorum: Bu konudaki kişisel tercihleriniz ne olursa olsun kadınlar kılık kıyafetleri, performansları, tercihleri nedeniyle hedef gösterildiğinde asla o koroda yer almamalısınız.

Dört başı gergin bir şiddet toplumuyuz

Görsel: New York Times

Bugünlerde şiddet üstüne yine çok düşünürken buldum kendimi. Bunu vurgulamak bile saçma geliyor gerçi, dört tarafı her türden şiddetle çevrili ülkede düşünmeyip de ne yapacaksın… Geçtiğimiz günlerde 15-16 yaşında kızların art arda erkeklerce katledilmesi, her güne bir yenisi düşen kadın cinayetleri, çocuk işçi ölümleri, hayvanlara yönelik giderek artan şiddetin yanı-sıra lokantada boğazı kesilen savcı, sokaklarda giderek artan irrasyonel, gündelik suç… Patriyarkayla siyasal baskılar, artan toplumsal ve ekonomik gerilim işbirliğiyle, her türden fiziki şiddet tırmanışta. Yine de şiddetin belirgin bir cinsiyeti var: Kadınlar, çocuklar, LGBTİ+lar topun ağzında.

Bu düşünsel şiddet mesaisi gereği Byung-Chul Han’ın ‘Şiddetin Topolojisi’, ‘Şeffaflık Toplumu’, ‘Yorgunluk Toplumu’ gibi eserlerine yeniden bakarken, Türkiye’de durumun düşünürün çizdiği sınırlar bağlamında dünyadan apayrı bir yerde durduğunu fark etmek zor olmadı.

Han, şiddetin, eski-geleneksel toplumlarda doğrudan ve fiziksel biçimlerde kendini gösterme eğilimindeyken moderniteyle beraber çok daha içselleştirilip görünmez kılındığını vurgular. İnsanların vahşi hayvanlarca parçalanmasını izlemenin erk sahipleri için güç göstergesi, ‘izleyici’ için haz/eğlence kaynağı olduğu dönemlerden toplama kamplarındaki kan dondurucu koşullar ve toplu kıyımlara, şiddet önce gözlerden gizlenmeye başlamıştır. Performans ve başarı odaklı günümüz toplumunda ise bireyin kendisine/bedenine yönelerek depresyon, tükenmişlik sendromu gibi içsel bir hal almış, bir yandan da iletişim teknolojileri ve sosyal medyanın etkisiyle görünmez bir virüs gibi tüm hayata yayılmıştır.

Han’ın çizdiği bu zihin açıcı çerçevenin yer yer dünyayı ve kesinlikle Türkiye’yi kapsayıcı biçimde açıklamakta sorunları var tabii. Türkiye’de psikolojik, içselleştirilmiş, sanal, dijital tüm ‘cool’ şiddet biçimleri yaygın ama geleneksel şiddet biçimleri, uluorta, gündelik vahşi şiddet de adeta her gün yeniden keşfediliyor. Az buz değil, gerçekten ürkütücü bir durum bu.

Türkiye’de artan şiddeti tüketim toplumunun bireysel suç davranışlarıyla açıklamak mümkün değil tek başına. Artan istikrarsızlığın ve toplumsal, kültürel, siyasal, kurumsal sistemlerin ‘şiddetli çöküş‘ünün göstergesi olarak, şiddet her yerde. Batı’nın yalnızlığını, yabancılaşmasını, tükenmişlik hislerini, sanal şiddetini de aldık, Ortadoğu’nun sabahtan geceye başa tam ne geleceğinden emin olunamayan gayet görünür, fiziki şiddetini de.

Dört başı gergin bir şiddet toplumuyuz.

Ortalama insani değerleri şiddetli bir karmaşada hızla çökmekte olan bir toplumda her tür şiddeti önlemek mümkün olmayabilir. Ama cinsiyetçilik, ayrımcılık, mizojini gibi bin yıllık ezberlerle beslenen şiddete karşı dur demek, doğru tarafta yer almak için her gün bir ‘şans’ sunuyor bize. Giderek bastıran karanlığa karşı yaşamın ve geleceğin yanında durma şansı.