Sessiz çöküş: Anoreksiya nervoza
S

DR. FEYZA BAYRAKTAR

@FeyzaBayraktar_

info@feyzabayraktar.com

Geçen cuma kamuoyunun yakından tanıdığı isimlerden Nihal Candan’ın anoreksiya nervoza nedeniyle hastanede hayatını kaybettiği açıklandı. Gözaltında başlayıp cezaevinde ağırlaşan sağlık sorunlarının ardından gelen bu ölüm, anoreksiyanın ‘zayıf ve güzel gözükme isteği‘nden ibaret olmadığını, çok daha derin, çok daha sessiz bir çöküş anlamına gelebileceğini hatırlattı.

Bu sessiz çöküşü anlamak için yalnızca fiziksel belirtilere değil, anoreksiyanın ardındaki psikolojik ve toplumsal dinamiklere de bakmak gerekir.

Bedenin sessiz çığlığı

Bir insan aç kalabilir çünkü yiyecek bulamaz. Ama ya aç kaldığı şey yemek değilse?

Anoreksiya nervoza, görünüşte bir kilo kontrolü çabası. Gerçekteyse, insanın dünyayla ilişkisini yeniden kurmaya çalıştığı radikal bir yöntem. Yememek bir davranış değil, bir mesaj. Ve bu mesaj, bedenin diliyle atılır.

Söz konusu mesaj, zamanlar ve toplumlar boyunca farklı şekillerde kendini göstermiştir. Anoreksiya nervoza, yeni çağın, yani sosyal medya çağının bir hastalığı değil. Bu bozukluğun izleri, tarih boyunca farklı isimler ve gerekçelerle de olsa karşımıza çıkar. Örneğin 14’üncü yüzyılda yaşamış Sienalı Katerina, ruhani saflığa ulaşmak için yemek yemeyi reddetmiş, ölümüne kadar bedenini bu yolla disipline almıştır. O dönemde kutsal olarak yorumlanan bu davranış, bugün anoreksiya olarak tanımlanacak bir örüntüyü gösterir. Bedenin kontrolü, yüzyıllardır bir kimlik, inanç ve güç meselesi.

Toplumsal baskılar kıvılcım olabilir ama asıl yangın, kişinin iç dünyasında başlar; kontrolsüzlük duygusu, çocukluk travmaları, duygusal yoksunluk, bastırılmış öfke ve kendilik krizleri. Anoreksiya, sadece bir güzellik arzusu değil, çoğu zaman hayata karşı çaresizce kurulmuş bir savunma sistemi.

Kendini silerek var olmak

Bu savunma mekanizması bireyin kimliğini şekillendirme biçimi haline geldiğinde beden üzerindeki etkisi daha da belirginleşir. Anoreksiya, bireyin benliğini inşa ederken bedeni küçültmesiyle şekillenir. Yemek yememek, bir tür silinme eylemidir. Bu silinme, paradoksal olarak görünür olma arzusu taşır. Beden küçüldükçe dikkat büyür. Kilo verdikçe “Başardın” denir. Özellikle kadınlar için toplumsal ‘değerli beden’ standardı, incelikle başlar ve neredeyse yokluk noktasına kadar sürer.

Bu beden politikaları, sadece bireysel mücadelelerin değil, aynı zamanda toplumsal rollerin ve normların da sonucu.

Susan Bordo’nun işaret ettiği gibi, modern toplumlarda kadın bedeni, disiplinin, itaati içselleştirmenin ve sosyal onay uğruna kendini törpülemenin sahasıdır. Anoreksiya, bu itaatin radikal formu. Kendi bedenine bile ‘Hayır’ diyerek, dünyadaki her şeye karşı ‘Evet‘ deme zorunluluğuna isyan eder. Ancak bu isyan yalnızca toplumla değil, kişinin kendi içsel dengesiyle de ilgilidir.

Bir gramlık zaferler

Anoreksiyanın yapısında, duygusal ve davranışsal düzeyde süreklilik gösteren bir kontrol arayışı yatar. Yemek yememek sadece bir davranış değil; bir sistemdir. Bu sistem içinde kontrol, kişi için mutlak bir değer halini alır. Hayatın pek çok alanında kendini güçsüz hisseden biri, yalnızca yemeğini kontrol ederek ‘başarılı‘ olduğunu hissedebilir.

Fairburn, anoreksiyalı bireylerin sıklıkla mükemmeliyetçi, kuralcı ve öz değerini dışsal başarılarla ölçen kişiler olduğunu vurgular. Bu bireyler için verilen her gram, kazanılmış bir zaferdir. Her lokma ise bir tehdittir. Ama kontrol duygusu bir kez bedene yerleştiğinde, onu başka alanlardan geri almak giderek zorlaşır.

Bu kontrol ihtiyacı, dışarıdan gelen yıkıcı etkenlerle daha da büyüyebilir.

Body shaming: Görünüşle yaralanmak

Anoreksiyaya giden yolların birini de body shaming oluşturur. Kişinin bedenine dair yapılan olumsuz yorumlar, alaylar ya da imalar, özellikle ergenlik döneminde kimlik gelişimini zedeler. “Çok kilolusun”, “Bu göbek ne?”, Zayıflarsan daha güzel olursun” gibi sözler, beden algısını bozar, utanma duygusunu körükler. Bu utanç, bireyin kendi bedenine düşmanlaşmasına, bedenini cezalandırmasına yol açabilir. Özellikle okul ortamlarında ya da aile içinde sürekli dış görünüşe dair eleştirilen çocuk ve gençler, yeme davranışlarını kontrol ederek hem dikkat çekmeye hem de kabul görmeye çalışır. Body shaming, kişinin özsaygısını örseler, yalnızlaştırır ve yeme bozukluğunu bir başa çıkma stratejisine dönüştürür.

Ancak bireyin iç dünyasını şekillendiren bir diğer unsur da aile yapısıdır.

Duygunun yasaklandığı sofralar

Anoreksiyanın izleri sadece bireyin iç dünyasında değil, çocukluk anılarında da aranmalı. Birçok anoreksiya hikâyesi çocukluk sofrasında başlar. Ailede sınırlar belirsizse, duygular bastırılıyorsa, birey bu kaosun ortasında bir sabit arar. Yemek bu sabit olabilir. Özellikle duygusal ihmal, aşırı koruyucu veya beklentileri yüksek ebeveynlik ya da sınır ihlallerine maruz kalan bireylerde, anoreksiya bir ‘Hayır’ diyebilme tekniği halini alır. Trottier ve MacDonald, bu bireylerde çocukluk travması oranının yüksek olduğunu vurgular. Bu ‘Hayır’ zamanla bedeni aşar, tüm dünyaya yöneltilmiş bir direnç halini alır.

Bu direnç, duyguların bastırılmasıyla daha da içselleşir.

Duyguların yerine gramlar

Kısıtlamaların merkezine yerleşen bir başka şey de duygulardır. Anoreksiya yalnızca fiziksel değil, duygusal açlığın da belirtisidir. Kişi çoğu zaman neye ihtiyacı olduğunu bilmez; çünkü yıllarca bu ihtiyaçları bastırarak büyümüştür.

Fairburn, anoreksiyalı bireylerde duyguların tanınması ve ifade edilmesinin ciddi şekilde bozulduğunu belirtir. Açlık, duyguların yerini alır. Her açlık hissi, bir öfkenin, bir yalnızlığın, bir utancın susturulmuş halidir. Ancak duygu bastıkça, ilişki de kuramaz hale gelir.

Zamanla bu durum, kişinin yalnızca iç dünyasını değil, tüm yaşamını etkiler.

İncelmiş bir bedenin karanlığı

Bu duygusal kopuş, zamanla tüm hayatı etkiler. Anoreksiya yalnızca yemekle ilgili değil, hayatla ilgili her şeyi sarsar. Sosyal ilişkiler bozulur. Arkadaş buluşmaları iptal edilir çünkü orada yemek vardır. Aile sofraları tehdit haline gelir. Kişi sadece fiziksel değil, sosyal olarak da izole olur.

Miller ve ekibinin tıbbi araştırmaları, bu izolasyonun ciddi bedensel sonuçlara yol açtığını gösteriyor: kalp ritim bozuklukları, düşük tansiyon, hormonal çöküş ve en ağır durumda ölüm. Ama ilk kaybolan şey, yaşamdan alınan keyiftir. Bu nedenle tedavi yalnızca vücudu değil, anlamı da geri kazandırmak zorundadır.

Bu anlam, ancak çok yönlü bir iyileşme süreciyle geri gelebilir.

Yeniden doğmak

Bu nedenle tedavi, yalnızca kilo almakla sınırlı değil. Kişinin kimliğini yeniden kurması, duygularına alan açması, bedenini düşman değil müttefik olarak görmeyi öğrenmesi gerekir. Tedavi süreci kişiden kişiye değişir. Nasıl bir yol izleneceğini, yeme bozuklukları alanında uzman bir psikoterapist belirlemeli.

Öncelikle kişinin tüm sağlık kontrolleri yapılmalı ve tedavi süreci bir hekim gözetiminde başlatılmalı. Yeme bozukluğu tedavisinde antidepresanlar destekleyici rol oynayabilir. Bu nedenle psikiyatri desteği almak da sürecin önemli bir parçası.

Yeme bozukluğu tedavisinin temelini ise psikoterapi oluşturur. En etkili yöntemler arasında bireye özel planlanmış bilişsel davranışçı terapi, aile terapisi, beslenme terapisi ve diyalektik davranışçı terapi yer alır.

Bu bir hastalık değil, bir hikâye

Tüm bu bilgilerin ışığında unutulmaması gereken en temel gerçek şu: Anoreksiya nervoza bir teşhis değil, bir hikâye. Görünür olmaya çalışan bir çocuğun, duyulmak isteyen bir gencin, sınırlarını çizmek isteyen bir insanın hikâyesi. Zayıflıkla tanınmaya çalışırken içindeki sesin yavaş yavaş silinmesi. Bu hikâye değişebilir. Ama yalnızca anlaşılırsa, utanılmadan konuşulursa, görünür hale getirilirse. Çünkü her sessizlik bir işaret, her işaret, doğru bakıldığında bir çıkış yoludur.

Konuş, fark et, karış

Bu çıkış yolunun ilk adımı fark etmek. Anoreksiyayı fark etmek sadece bir sağlık sorununu teşhis etmek değil, birinin hayatına temas etmek demek. Eğer çevrende yemekten korkan, kendine sürekli sınır koyan, varlığını kısıtlamayla tanımlayan biri varsa onunla konuş. Şefkatle, yargılamadan, sadece “Buradayım” diyerek.

Ve eğer bu cümleler sende karşılık buluyorsa, eğer yeme bozukluğu yaşayan kişi sensen, bil ki yalnız değilsin. Yardım istemek bir zayıflık değil, yaşamak istemenin ilk adımıdır. Kendini görünmez hissettiğinde unutma: Sen varsın. Ve bu dünyada senin yerin, sayılarla değil, anlamla ölçülür.