Davutoğlu’nun başbakan olmasının üzerinden neredeyse beş ay geçti.
Mührünü vurmasını beklediğimiz Hoca, Erdoğan’ın elindeki mühre dönüştü.
Nezaketi ile bilinen Hoca, kürsülerde üslubuyla yüz kızartmaya başladı.
Tevazusu ile maruf iken “Kudretimizi kimse sınamaya kalkmasın.” lafları ile Zaytung’un ilham kaynaklarından biri oldu.
Erdoğan’ı taklit ederek siyaseten başarılı olacağını düşünen Hoca, kendinden vazgeçti. Sentetik tebessümü, içselleştirilmemiş iğreti jestleri, konuşmalarında vurguyu hâlâ nereye yapacağını bir türlü çözememiş üslubu, Erdoğan olmaya giderken kendinden olan parlak bir akademisyenin içler acısı halini terennüm ediyor.
Örnekler çoğaltılabilir ama hiçbirinin ‘kol koparma’ meselesi kadar istiskal edici olmadığını teslim etmek gerekiyor.
Birkaç aydır yolsuzluk yapanın kardeşi de olsa kolunu kopartacağını bağırıp duran Hoca, 4 eski bakanla ilgili Meclis’te yapılacak oylama günü bir de baktık ki kendisini Londra’ya ışınlatmış. Başbakan olmak için ödediği diyeti bir an unutan Hoca’ya Erdoğan, kendisinden izinsiz kol değil, kıl bile koparamayacağını öğretmiş oldu.
Erdal Güven yazmıştı. 2003’teki görüşmesinde Hoca’ya siyasete yakışacağını söylediğinde şu cevabı almış: “Hangi siyasetçi ki ilime/ilim adamına yaklaşır, yükselir; hangi âlim ki siyasete/siyasetçiye yaklaşır, alçalır.”
Hoca, sözün ne kadar doğru olduğunu cümle âleme bihakkın ispatlamış oldu.