Garantör ülkeler, İdlib’i ateşkes bölgesi haline getirirken, BM’nin terörist sıfatıyla nitelendirdiği gruplarla mücadele etme taahhüdünü de üstleniyor. BM’nin resmen terörist olarak tanımladığı El Nusra’nın uzantısı olduğu için, HTŞ de o zaman mücadele edilmesi gereken bir hedef haline geliyor.
Türkiye resmi politikasında El Nusra’yı terör örgütü olarak kabul ediyor, keza Rusya da…
Gelgelelim bundan sonrasında işler daha da karışıyor. Çünkü İdlib coğrafyasının büyük bir bölümünde sahada duruma hâkim olan örgüt HTŞ’den başkası değil. HTŞ dışında da IŞİD, irili ufaklı başka cihatçı örgütler ve bu arada kuzeyde ÖSO da var. Ancak sahadaki ana aktör olarak HTŞ’yi kabul etmemiz gerekiyor.
O zaman hem İdlib’de ateşkesi sağlamak, hem de binlerce silahlı militana sahip ve burada kendi yerel yönetimini kurmuş bir örgütle mücadele etmek zorundasınız. Burada hedefler arasındaki çelişkiyi derinleştiren bir başka gelişme daha var. HTŞ, İdlib’in ‘gerilimi azaltma bölgesi’ ilan edilmesine itiraz etmemiş olan bir örgüt.
HTŞ’nin durumu bu yönüyle Astana sürecinin en önemli açmazlarından birini karşımıza çıkartıyor. İdlib’in geleceği ile HTŞ’nin ne olacağı sorusu iç içe geçmiş bir bilmeceyi gösteriyor. Bu durumda HTŞ’yi biraz daha yakından büyüteç altına yatırmamız gerekiyor.