Sağlıkta şiddet artık istisnai bir olay değil, neredeyse sistematik bir risk haline gelmiş durumda. Hekimler, hemşireler, tüm sağlık emekçileri yalnızca hastalıkla değil, doğrudan fiziksel saldırıyla da karşı karşıya. Bu şiddetin sürekliliği, cezasızlık algısıyla birleştiğinde, sağlık çalışanının korunması gereken bir özne olmaktan çıkarıldığını gösteriyor. Çalışma koşulları ise ayrı bir başlık: performans baskısı, yoğun hasta yükü, dinlenme hakkının fiilen ortadan kalkması… Sağlık sisteminin sürdürülebilirliği, onu taşıyanların tükenmesi pahasına sağlanıyor. Ve en ağır, en sarsıcı veri: Hekim intiharları.
Bir sağlık sisteminde, yaşamı korumakla yükümlü olanların kendi yaşamlarını sürdüremeyecek noktaya gelmesi, bireysel trajedilerle açıklanamaz. Bu, sistemin kendisine dair bir şey söyler. Hangi yaşamların korunmaya değer görüldüğüne dair.
Bu yüzden pandemi kayıpları, sağlıkta şiddet ve hekim intiharları birbirinden kopuk başlıklar değildir. Aynı yapısal mantığın farklı yüzleridir. Bazı hayatların korunabilir, bazılarının ise gözden çıkarılabilir olduğu bir düzenin yansımalarıdır. Bunları birbirinden kopuk krizler olarak değil, belirli hayatların korunmaya değer görülmediği bir nekropolitik düzenin farklı tezahürleri olarak okumak gerekir.