
DR. FEYZA BAYRAKTAR
@FeyzaBayraktar_
info@feyzabayraktar.com
Ülke, geçen hafta kendi kara komedisinin perdesini açtı; sahnede yalnızca sahte belgeler değil, yıllardır sessizce paslanan güven köprüsünün çatırdayan ayakları vardı.
Seyirciler şaşkın, sahne kalabalık. Ön planda, aslında halı yıkamacı, ama sahte diplomayla psikoterapist bir adamın caps’lere ve komik reels’lere konu olduğu bir durum var; arka planda ise yalnızca ülke yönetiminde değil, sağlık, mühendislik, hukuk gibi kritik alanlarda çalışan birçok kişinin adeta kuruyemişçiden gramla alınmış badem ve fıstık gibi diploma edinmiş olması. 100 gram mühendislik, 250 gram hukuk, yanına biraz siyaset bilimi yüksek lisansı, üzerine doktora serpiştirilmiş…
Bunlar bilgi değil, vitrin süsü. Raflarda duran, tozu silinmiş, kapağı hiç açılmamış kitaplar gibi. Ve bu hikâye yalnızca sahte bir kâğıdın değil, toplumun en görünmez ama en güçlü bağı güvenin sessizce çözülüşünün hikâyesi. Güven bir köprüyse sahte diplomalar onun taşıyıcı ayaklarını yıllarca fark edilmeyen bir pas gibi kemiriyor. Bu pas, psikolojiden sosyolojiye, siyasetten tarihe kadar her alanda etkisini gösteriyor.
Güvenin yıkımı
Güven, insan ruhunun en sessiz ama en derin nehridir. Erik Erikson, bu nehri ‘temel güven‘ diye adlandırır; hayatın ilk yıllarında akar, sonra tüm ilişkilerimize can verir. Çocuğun anne kucağında bulduğu sıcaklık neyse vatandaşın doktoruna, hâkimine, mühendisine duyduğu güven de odur.
Bir sahte diploma, bu nehri tek bir taşla bulandırır. Suyun berraklığı bir kere bozuldu mu dipteki bulanıklık gözden gitmez. Tıpkı ‘Muhteşem Gatsby‘de Jay Gatsby’nin altın yaldızlı hayatının tek bir gerçeğin ortaya çıkışıyla sönmesi gibi güven de bir anda çöker.
Albert Bandura’nın ‘ahlaki çözülme’ dediği mekanizma burada devreye girer: “Kimseye zarar vermiyorum” diyen bir zihin, kendi vicdanına yumuşak yastıklar diker. Ama bu sahte rahatlığın ardında başka bir şey daha vardır; yakalanma korkusunun yokluğu. Kriminoloji, caydırıcılığın hem cezanın ağırlığına hem de yakalanma ihtimaline bağlı olduğunu söyler. Burada ikisi de eksik. İnsan, yakalanmayacağına inanırsa sahte imzanın mürekkebi kururken bile daha dikkatsiz olur; tıpkı devrilmeyeceğini sanan bir binanın kolonlarını rastgele kesen bir müteahhit gibi.
Bu psikolojik kırılma, toplumun geneline yayıldığında, artık mesele sadece bireysel ahlak değil, toplumsal düzenin zeminidir.
Görünmez sözleşmenin yırtılışı
Güven yalnızca bireyler arasında dolaşmaz; toplumun tamamını birbirine bağlayan görünmez bir sözleşmedir. Francis Fukuyama bu sözleşmeyi ‘toplumsal sermaye’ diye adlandırır. Bir doktorun diplomasının sahte olabileceğini düşünmek, sadece o doktoru değil, bütün bir sağlık sistemini gölgeler. Bir mühendislik belgesinin sahte olduğu ihtimali, köprüden geçen herkesin adımına tereddüt düşürür.
Güven eksikliği, tıpkı Gogol’ün ‘Müfettiş’ oyununda olduğu gibi, kâğıt üzerindeki bir unvanın bütün bir kasabanın davranışlarını değiştirmesi kadar kökten bir dönüşüm yaratır. Ve bu dönüşüm, Pierre Bourdieu’nun ‘sembolik sermaye‘ dediği şeyi kemirir: Diploma artık bilginin değil, yalnızca saygınlık vitrininde sergilenen bir aksesuarın sembolüdür. Gerçek altın ile altın kaplamanın farkını kimse sorgulamaz hâle gelir.
Sosyolojik boyut bize şunu gösterir: Güvenin çöktüğü yerde, en sağlam görünen yapılar bile kâğıt gibi yırtılabilir.
Cezasızlığın sessiz imparatorluğu
Toplumsal güvenin çöküşü, devletle vatandaş arasındaki köprüyü de zayıflatır. Max Weber’in rasyonel-bürokrasi modelinde, devletin temeli liyakattir. Ama sahte diplomalar, bu modeli bir tiyatro dekoruna çeviriyor: Ön sahnede kurallar, arka sahnede sadakat ve çıkar ilişkileri.
Ve burada yakalanma korkusunun kurumsal ölçekte yokluğu devreye girer. Cezaların kaçınılmaz olmadığı yerde, sistem de birey gibi davranır: “Nasıl olsa bir şey olmaz.” Denetim mekanizmaları tabeladan ibarete dönüşür. Dolayısıyla, bazı insanlar belgeleri sahte olsa da sistemin açıklarından faydalanarak yalnızca bireysel kurnazlıkla değil, kurumsal körlükle de yol alır.
Caydırıcılığın eksildiği yerde, sahtecilik bir suç olmaktan çıkar, sistemin sessiz ortağı olur. Ve vatandaş, “Eğer ülkenin kritik noktalarına sahte diplomalı insanlar gelebiliyorsa, benim emeğimin, oyumun, itirazımın ne anlamı var?” diye fısıldamaya başlar. Bu fısıltı, demokrasi duvarında önemli bir çatlağa dönüşür.
Çatlayan temellerin hikâyesi
Tarih, güvenin yerini çıkarın aldığı hikâyelerle doludur. Roma’nın son dönemlerinde görevler yetkinlikten çok imparatora yakın olanlara veriliyordu. Osmanlı’nın son yüzyılında, ehliyet yerine iltimas, liyakat yerine sadakat tercih edildi.
Bu çöküşler bir günde yaşanmadı. Tıpkı bir köprünün altındaki pasın, yıllar boyunca fark edilmeden demiri kemirmesi gibi güven de sessizce eridi. Ve en ufak sarsıntıda, tüm yapı bir anda yerle bir oldu. Tarih, bugün yaşananların gelecekte nasıl bir kırılmaya yol açabileceğini hatırlatır.
Sessizliğin ortaklığı
Sahte diplomayı üreten kadar, ona göz yuman da bu hikâyenin karakteridir. Hannah Arendt’in ‘kötülüğün sıradanlığı’ kavramı, burada tüm çıplaklığıyla görünür: İnsanların çoğu planlı bir şekilde kötülük yapmak istemez ama yanlış düzenin içinde rol almaya ve bundan kazanç sağlamaya başladığı zaman da bundan vazgeçemez. Yanlış düzenin içinde doğru olanı yapmakta ısrarcı olan insanlar da ne yapacağını bilemez ve çoğunlukla sessiz kalır; çünkü zamanla sistem üç yanlışın bir doğruyu götürdüğü bir noktaya evrilir.
Michel Foucault ise iktidarın yalnızca baskı yoluyla değil, insanların kendi davranışlarını denetlemesiyle ayakta kaldığını söyler. Sahteciliğin normalleştiği bir toplumda insanlar, gerçeği talep etmek yerine kendi konumlarını korumayı seçer. Yani zamanla sessizlik de bir sahtecilik biçimi haline gelir.
Bu sessizlik sürdükçe, pas köprünün ayaklarına daha hızlı yayılır.
Pası görmezden gelmek
Güven, bir kere kırıldığında, onarılması uzun ve sancılıdır. Güven yeniden inşa edilebilir tabii ama zeminindeki kırılganlığı tamamen silmek oldukça zordur. Güveni daha sağlam temeller üzerine inşa etmeye giden yol ise şeffaflık, liyakat ve hesap verilebilirlik köprüsü üstünden geçer.
Ama paslı köprünün üzerinden yürümeye devam edersek, gün gelir köprü çöker. Ve o an, yalnızca karşı kıyıya ulaşma imkânımızı değil, birbirimize tutunma ihtimalimizi de kaybederiz. Geriye sadece, altımızdan boşluğa düşen güvenin yankısı kalır.
Ve eğer o yankıya kulak vermezsek, bir sonraki çöküşte artık ne köprümüz, ne de birbirimize bakacak yüzümüz kalır.