İnsanlık, geleceğini çoğu zaman aklıyla değil, zaaflarıyla kurar. Çünkü insan, kendi iradesine güvenmek yerine çoğu zaman kendisinden daha güçlü gördüğü bir gölgenin altında yaşamayı tercih eder. Bu gölge bazen kutsal bir varlık, bazen bir lider, bazen de sorgulanmadan yüceltilmiş bir ideoloji olur. Değişen sadece isimlerdir; değişmeyen beklenti ise aynıdır; kurtarılmak.
Oysa tarih, insanlığın en büyük yanılgılarından birinin bu “kurtarıcı” fikri olduğunu defalarca göstermiştir. Kurtarıcı beklentisi, insana geçici bir güven hissi verir; fakat aynı anda onun sorumluluk duygusunu köreltir. Sorumluluk zayıfladığında ise özgürlük sessizce elden çıkar. Çünkü özgürlük, sadece hak değil, aynı zamanda ağır bir yük, sürekli taşınması gereken bir bilinçtir.
Bir gücün koruması altında huzur bulduğunu zanneden birey, aslında fark etmeden kendi iradesini o gücün insafına bırakır. Bu, yalnızca siyasal bir tercih değil, aynı zamanda ahlaki bir teslimiyettir. İrade devredildiğinde, insanın varoluşu da başkasının sınırları içine hapsedilir.
İnsanlığın en büyük sınavı, özgürlüğünü hangi gerekçeyle devrettiğidir. Kimi zaman korku, kimi zaman umut, kimi zaman da inanç bu devrin bahanesi olur. Ancak değişmeyen gerçek şudur; özgürlük devredildiği anda, insan kendi kaderini de devretmiş olur.