ZEYNEP GÜVEN ÜNLÜ
zeynep.guvenunlu@gmail.com
Yangın bölgesindekilerle kıyaslanamasa da televizyonlardan ya da sosyal medyadan takip ettiğimiz yangın afetinden hepimiz etkilendik.
Bakanlıkların, belediyilerin becerisini sorguladık. Kimileri acizlik karşısında öfkelendi, kimileri devletin yanında saf tuttu. Yardım çağrısında bulunanlar da oldu, ne münasebet diyenler de. Yani yine ayrıştık.
‘Hiçbir şey olmamış gibi’ tatil fotoğrafları paylaşanları ‘ayıpladık’, duyarlı olmaya davet ettik.
Bir yandan çaresizlik, umutsuzluk hatta suçluluk gibi duygularla baş etmeye çalışırken, mağdurların acılarını hafifletmek için dayanışma gösterdik.
Terapi Defteri adlı sosyal medya hesabı ve aynı adlı kitabıyla bilinen psikolog Deniz Bolsoy, yaşadığımız toplumsal travmanın nedenlerini ve sonuçlarını Diken’e anlattı.

Bu yaşadıklarımızın insan davranışını ve zihnini inceleyen psikoloji bilimindeki karşılığı ne?
Bu soruya dört farklı ekolden dört farklı bakış açısıyla yaklaşalım çünkü insan davranışı söz konusu olduğunda birden fazla doğru cevap vardır.
Evrimsel psikoloji açısından bakarsak insan kendinden olanı korumak, kollamak üzerine evrimleşmiş. Ait olduğu kabileye destek olup arka çıkarak türün devamını sağlamış. Artık bir kabilemiz yok; bunun yerini ulus devlet almış, küreselleşmeyle işler daha da karmaşık hale gelmiş; bütün dünya bizim kabilemiz olmuş. Oysa beynimiz yüz bin yıl önceki koşullarda evrimleşmiş.
Dolayısıyla, gerçekleşen afet binlerce kilometre uzakta olsa da canımızın yanması doğal, insanca. Bağ kurduğumuz, ait hissettiğimiz yakın ilişki içinde olduğumuz insanların acılarını hissedebiliyoruz.
Nöroloji açısından bakarsak bir deney anlatmak isterim: Çok yakın iki arkadaşı birbirlerini görebilecek şekilde yan yana koyup sadece birinin eline iğne batırıyorlar. Diğerine hiçbir şey yapılmamasına rağmen, beyin görüntülerinde, eline iğne batırılan arkadaşının beyninde hangi acı bölgesi tetikleniyorsa onda da aynı bölge aktive oluyor. Çünkü insan ilişkisel bir varlık.
Sosyal psikoloji açısından da iç grup/dış grup tanımları var. İnsan kendinden olanı kayırma gibi bir yanlılığa sahip. Başka bir ülkede olan yangın da canımızı yakıyor ama ‘kendimizden’ olarak değerlendirdiğimiz bir bölgede yaşanan afet tıpkı canlı canlı kendi başımıza gelmiş gibi canımızı yakıp bizi travmatize edebiliyor. Bu insanca.
Son olarak klinik psikoloji bu yaşananları toplumsal travma olarak değerlendirir. Travmatize olmak için birebir deneyimlemek yukarıda saydığım yaklaşımların açıklamalarından yola çıkarak bakacak olursak şart değildir.
Toplumsal travmalardan sonra yaşanan stres bozukluğu ile bireysel travmalar arasında bir fark var mı?
Birebir deneyimlemenin travmatize edici etkisinin daha şiddetli olma ihtimali yüksek.
Travma sonrası stres bozukluğu herkesi aynı şekilde mi etkiler? Bu etkiler kişiden kişiye nasıl ve neden değişir? İnsanları ve etkileri kategorize etmek mümkün mü?
Travma, yaşanan olaydan çok, yaşananların kişinin baş etme kapasitesini aşma halidir. Kişinin baş etme kapasitesini artırmak için yaşanan travmanın yükünü tek başına sırtlanmaması kritik. Bu sebeple doğal afet, pandemi gibi travmalarda koordine çalışan ve güvenilir bir sistem, travmanın şiddetinin azaltılmasında en önemli role sahip. Travmatize eden unsur sadece yaşananlar değil, afet sonrası açılan yaraların iyileşip iyileşmeyeceğine olan inancın, güvenin olmaması.
Travma bizi etkiliyor, biz o travmaya tepki veriyoruz, ve farklı tepkiler veriyoruz. Neden?
Farklı mizaçlarla ve baş etme kapasiteleriyle doğarız. Daha sonra içinde bulunduğumuz ortam bizi şekillendirir. Baş etme yöntemleri ve verilen tepkiler bu bağlamda ne derece olgun baş etme yöntemleri geliştirebildiğimizle ilgili.
Kişiliğimiz ile verilen tepkiler arasında bir bağlantı yok mu?
Belirleyici olan kişilik tiplerinden çok duygusal olgunluk düzeyi. Dışa dönük bir yapı ile içe dönük olanın aynı olgunluk düzeyinde olduğunu varsayarsak ikisi de mesela, bir sivil toplum kuruluşunda aktif rol alır. Dışa dönük olan sahada halkla ilişkilerle ilgilenirken içe dönük olan çeviri yapabilir. İkisi de kendi mizaçlarına uygun olan şekilde çorbaya tuz koyar. İkisi de yaygarayı çoğaltmamak ve galeyana gelmemek konusunda temkinlidir. İkisi de haberi doğru kaynaktan almak konusunda hassastır; felaket soslu yayınlardan kendilerini korur.
Sosyal medya yaşadığımız olumsuz duyguları nasıl etkiledi?
Sosyal medyada anlık akan görüntüler beynimizdeki korku merkezini hızlı aktive edebilir; haberin doğru olup olmadığına bakmadan, korkumuza yenik düşüp hakkımızı aramak yerine yaygaraya ateş atmak gibi bir tuzağa düşmemizi kolaylaştırabilir. Bunun yanısıra güvenilir kaynaklardan canlı ve hızlı haber almayı da sağladığından güvende hissetmemizi de sağlayabilir. Çünkü, travmatize eden bir başka unsur da yaşanan olay kadar olan bitenle ilgili karanlıkta kalmaktır.
Bilgiyi elinde bulunduran kimse, güç de ondadır; bu açıdan sosyal medyanın bilginin tekel haline gelmesini önleyen bir yanı olduğundan güvende hissetmemize katkı sağladığını gözlemliyorum. Yine de neye dönüşeceğini zaman gösterecek, görece yeni bir mecra çünkü.
Sosyal medyada tatilini, eğlenceli anlarını paylaşmaya devam edenler çok eleştiriliyor. Eğlenceye devam edenler hakikaten ‘kalpsiz’ mi yoksa bu da onların stresle baş etme biçimi mi? Stresle böyle başa çıkmanın sağlıksız bir tarafı yok mu?
Yaşanan felaketin yaralarını sarma seferberliğine katılmayanlara öfke duymak insanca. Sadece bir fotoğrafa bakarak o kişinin bu seferberliğin dışında olup olmadığına karar veremeyiz.
En çok öne çıkan duygulardan biri de suçluluk ve yetersizlik duygusu. En çok da, olayla ilgili hiç ‘suç’u olmayan insanlar hissediyor bunu. Neden?
Suçluluk da diğer tüm duygular gibi küçük kabilelerde yaşadığımız dönemlerde evrimleşti. Her duygu gibi, suçluluğun da bir işlevi var. Değer verdiğimiz, ait olmak istediğimiz grubun içinde bir yerimizin olmasını, o grubun değerleriyle uyumlu yaşayarak kendimize sağlam bir yer edinmemizi kolaylaştırır. Başkalarının hakkını yemememizi, istemeden de olsa birine zarar verdiğimizde bunu telafi etmemizi sağlar.
Suçluluğun bir başka işlevi de olası yanlış bir davranışı önleyerek kişiyi cezadan ya da dışlanmaktan koruması. Yine de bu iki yaklaşım da hiç suçu olmayan bireylerin suçluluk duymasını, mesela ‘hayatta kalanın suçluluğu’ (survivor’s guilt) denen kavramları açıklayamıyor. Anlayacağınız suçluluk duygusunun evrimsel olarak işlevi hala daha bir muamma.
Klinik psikoloji açısından değerlendirmek uygulanabilir bir araç sağlayabilir. Duyguları toksik hale getiren yorumlarımızdır. Bir başkasına zararımız söz konusu olduğunda suçlu hissetmemiz sağlıklı bir insan olduğumuzu gösterir. Ancak bu suçluluk hali ders çıkartmamıza ve konunun çözümü için somut bir adım atmamıza rağmen hala devam ediyorsa toksikleşir.
Kişi derin bir suçluluk duyarak kendini cezalandırıyor ancak sorunun çözümü için somut bir adım atmıyorsa da kendisini suçlulukla cezalandırıp bedel ödemiş hissederek böylelikle gerçek bir sorumluluk almaktan kaçınıyor olabilir.
Kırılgan Narsizm söz konusu ise kendini ‘çok’ suçlu hissediyor olmanın kendisine ahlaki bir üstünlük sağladığına tutunup içten içe büyükleniyor da olabilir. En çok üzülenin, en çok yaygara yapanın en duyarlı olduğuna inanan bir yapı da var; oysa çok sevdiğim Latin atasözünün dediği gibi, “Damlayan su taşı deler. Taşı delen suyun gücü değil, damlaların sürekliliğidir.”
Biraz da şeytanın avukatlığını yapayım: Dostoyevski, Sartre ve daha pek çok yazar, düşünür, “İnsan herkes karşısında her şeyden sorumludur” demiş. Dolayısıyla, felsefe ve etik açıdan bakılınca kendimizi sorumlu hissetmemizin çok anlaşılır bir tarafı da var.
Sorumlu hissetmek insanca ve sağlıklı. Sağlıksız olmaya başladığı aşama, kendine yönelik bir saldırganlık halini alması. Yukarıda bahsettiğim gibi hele ki kişi kendini suçlayıp cezalandırarak diyetini ödemiş hissediyor ve bunun neticesinde uzun vadeli bir adanmışlıkla elini somut olarak taşın altına koyma ihtiyacını yatıştırıyorsa toplumsal sorunların çözümüne yönelik olarak kalıcı etkiye katkı sağlama olasılığını azaltır.
Açayım: Bir afet anında kısa vadede yüksek bir suçluluk ve bu duyguyla birlikte paket olarak gelen sorumluluk hissiyatı ve seferberlik halinde birkaç atımlık yardım katkısı yapma olasılığı yüksek.
Ama esas önemli olan orta ve uzun vadede, istikrarlı olarak ne yaptığımız.
İklim krizi gerçek, hepimiz her gün farkında olmadan yaptığımız tüketimle, kullandığımız enerjiyle, yediğimiz içtiğimiz bıraktığımız karbon ayak izleriyle buna katkıda bulunuyoruz.
Bütün dünya yanıyor. Önümüzdeki elli senede ciddi bir su krizi bizi bekliyor. Acaba hangimiz hayatımızın her gününde bunların olmasını önleyecek bir yaşam tarzına adanmış haldeyiz? Hangimiz bu sorunun çözümü için uluslararası kuruluşlara baskı oluşturabilecek sivil toplum örgütlerinde aktif rol alıyoruz?
Hissedilen suçluluk bir uyanışa, uzun vadeli istikrarlı adanmışlıklara vesile olmuyorsa kişinin kendini cezalandırarak eski düzene kaldığı yerden devam etmesine hizmet eder. Cezasını çekmiş hisseder, hele ki bir de kriz anında bir şeyler yapmışsa artık gerçek bir yaşam tarzı değişikliği ve kendini sorunun çözümüne senelerce adamaya ihtiyaç duymaz.
Bu afette ya da başka olaylarda, toplumca bozulan ruh sağlığımızı acilen geri kazanmak için bir yol arıyoruz. Ne yapalım?
Travmanın panzehiri dayanışmadır. Öfkemizi, suçluluğumuzu ve korkumuzu büyük resmi görmemizi engelleyecek şekilde bir günah keçisine yöneltmek yıkıcı bir tepki olur. Zaman ve enerji kısıtlı kaynaklar. Bu kaynakları, bizimle aynı duyarlılığı paylaşmayanlara öfke duyarak harcamak pahalıya mal olur. Enerjimizi ve zamanımızı meselenin gerçek sorumlularını mesul tutacak dayanışma gruplarında harcamak, bizi bir daha böyle bir şey olduğunda ‘yetersiz’ hissetmekten korur. Tek başımıza yetersiz olabiliriz ama dayanışma halindeyken bu hissiyat yatışır.