

BEHZAT ŞAHİN
Siz siz olun, hele de benim gibi acemisiyseniz, bir bilene danışmadan metrobüsle yolculuğa kalkışmayın. Zaten ha deyince binilebilen bir araç değil; bunu durağa gelen 15’inci araca ancak binebilmiş birinin tecrübesiyle söylüyorum.
Daha önce de metrobüse bindim tabii ki. Ama bu saatlerde değil. Tam iş çıkış saati. Bir de iftar öncesi olması sanırım yoğunluğu iyice arttırmış.
Yoksa ben ister miyim, o saatte metrobüse bineyim. Lakin gideceğim meyhane Avcılar’da, biraz da geç kaldım. Metrobüs dediğin uçar gider.
Gidemedi…
Önce kalabalıktan binecek yer bulamadım. Doğru yerde beklemeyi öğrendiğimde 8-10 araç geçip gitmişti bile. Sonraki 5-6 araç da benim bineceğim kapıdan inen olmadığı, dolayısıyla yer açılmadığı için geçti. Nihayet bindiğimde, metrobüs yolu bile tıkanmıştı. Yan şeritteki sivil araç trafiğiyle aynı hızda hareket ediyoruz nerdeyse. Neyse ki Merter’e kadar sürdü bu eziyet. İnenler binenlerden fazla olunca rahatladık.
Kendimi meyhaneye atar atmaz bir 35’lik söyledim. Oh be! Metrobüs eziyetinden sonra ilaç gibi geldi.
Okur önerisiyle geldim buraya. Halit Bıçakçıoğlu beyefendi, Instagram’dan, “Merhaba, Barbaros Birahanesi – Avcılar, kendi müdavim kitlesi olan, göçmen mezeleri yapan bir mekân. İncelemenizi tavsiye ederim” diye mesaj atmıştı. Görev telakki ederim.
Malum, içinde bulunduğumuz ay nedeniyle birçok semtte meyhaneler kapalı. Ya Alevi yoğunluklu ya Balkan göçmenlerinin yoğun olduğu ya da daha kozmopolit semtlerden birine bakmam gerek. Avcılar tarafına da gitmeyeli çok olmuştu… En son, yine bir Balkan meyhanesi olan, Sefaköy’deki Kafadar’a gitmiştim.

Hedef meyhanem Avcılar İstanbul Üniversitesi Kampüsü durağına 10-12 dakika yürüme mesafesinde, Çiğdem Caddesi ile Pınar Sokak köşesinde. Dışarıdan şık bir görünüşü var. Şık derken, herhangi bir bira markasına ait olmayan tabelasında ‘Barbaros Cafe&Restaurant‘ yazıyor. Tabelada yazdığı gibi, ‘cafe’ tarzına daha uygun sanki. Acaba Halit bey amacımı yanlış mı anladı? Geldik bir kere. Olmadı, yakınlarda başka bir yere kapak atarım.
İyi ki, önyargılarım galip gelemiyor.
Daha girerken kulağıma çalınan Ruşen Yılmaz tınısı doğru yere geldiğimi teyit etti: “Ne senden geçerim, ne meyhaneden/ Gönlümün farkı yok, bir viraneden/ Beni sarhoş eden meyhane değil, aaah, sensin canım beni, derbeder eden…”

Üstelik tek şarkısına denk gelmiş de değilim, oturdum, siparişlerimi verdim, içmeye başladım, hâlâ Ruşen Yılmaz dinliyorum. Lâf aramızda, özellikle Ruşen Yılmaz dinlemem. Sesi, müziği mükemmel mi, sanmıyorum. Ama bir yorumcu meyhaneye bu kadar mı yakışır? Zaten kendisi de bunun farkındaki, daha çok meyhanelere yönelik çalıp söylüyor. Biraz da ciğergâh: “Gelmişim meyhaneye, unutmaya acımı/ Kaybetmişim yârimi, hem annemi, bacımı…”
Sağ olsun…

Giriş, camla kapatılmış bahçe tarafından. Orası ve bir sonraki alan, dumanlı hava sahası. Tercihim dumansız olandan, içerisi yani. Tam karşısı çok güzel bir bar. Maun ağırlıklı. Sol tarafta iki sıra locamsı masa, ben ilkine oturdum. Sağ taraftaki cam kenarında da dört sıra yüksek pub masası var. Masalar tarihi sayılır, bir bira firmasının imzasını taşıyor. Artık, bırakın işletmelere bu tür destek vermelerini, markalarını görünür yere asmaları bile yasak.

Barın sol tarafında kadın-erkek tuvaletleri var, temizlik sorunu yok. Arkadaki mutfak, dışardan pek gözükmüyor. Zaten alan dar.
Üç garson saydım. Bana bakan Ersoy bey (Erişkin, 48), bir tarafında yemek, diğerinde içeceklerin yazılı olduğu menüyü koydu önüme. Meze dolabı? Yok. Meze tepsisi? O da.

“Önce sizin tavsiyelerinizi alayım o zaman.”
“Bütün mezelerimiz taze. Kereviz ve yoğurtlu pazı vereyim, onlar menüde yok.”

Listeden de atom, kuru et, panço söyledim. Yarımşar porsiyon. Panço dedikleri kabak, patlıcan, patatesin yoğurtla harmanlanması. Bir de snejanka vardı, o da kornişon ve salatalığın yoğurtla karışımı. Gerek yok, sıcaklara da yer kalsın.
Dedim ya, rakıyı hemen söylemiş, ilk yudumu almıştım bile. Ah o metrobüs. Etrafa dikkat kesilmeye başladım. Cam kenarı masalarda oturanlar belli ki müdavim. Kimi rakı, kimi bira içiyor. Herkes birbirini, garsonlar herkesi tanıyor. Bayılıyorum herkesin iç içe olduğu müdavim mekânlarına.

Tavanda karşılıklı köşelere asılı ekranlar, ekranlarda da basketbol maçı. Dur bi dakka, basketbol maçı mı? Yanlış hatırlamıyorsam gittiğim mekânlarda basketbol yayını veren ilk yer. Anadolu Efes-Mersin Spor. Tavanda tenis ve masa tenisi raketleri asılı. Dış salonda Anadolu Efes’in 4 numaralı forması çerçeveletilip asılmış. Dış salondaki ekranda da at yarışı var. Şanlıurfa koşusu. Ha şöyle.

Mezeler taze, kuru et güzel. Galiba en kötüsünü Novi Pazar’da yedim. Direkt membaından, kasaptan almıştık. Seçmeyi bilemedik muhtemelen.
İkinci kadehe geçtiğimde metrobüs travmasını unutmuş, yan masalara kulak kabartmaya başlamıştım.
Kimi artık hayatta olmayan, kimi elini eteğini çekmiş müdavimlerden bahsettiler. Bahsin kaynağı da karşımdaki ‘Barbaros Hatırası 2024’ başlıklı çerçeveye sığdırılmış onlarca karedeki yüzlerce müdavim fotoğrafı. Adını duyamadım, içlerinden biri, açılır açılmaz gelip kapanana kadar içiyormuş. Terk-i dünya eylediğinde 90’larındaymış. Kendisini saygıyla anıyorum.
Ekranlar GS-Ant futbol maçına dönünce itirazlar geldi, yayın hentbola döndü. Ort ve Gör karşılaşması. Olay beni iyice aştı. Tanıdığım tek (eski milli) hentbolcu Emin Halaç, o da içki masasından.
Garsonlardan Halil beyin (İnce, 45) abisininmiş burası. Bulgaristan Slivenliler. Memleketlisi, Kafadar’daki Ahmet beyin kulaklarını çınlattık. Meslekte 30, burada 10’uncu yılı. Neşeyle yapıyor işini, neşesi tüm salona yansıyor.
Artık sıcaklara geçme zamanı, kebapçe ve kırnaçe önerdi. Ara sıcak yok mu? “Nadenitsa vereyim” dedi, ‘Makedonya sosisi’. Pek sosisçi değilim ama merak işte. Geldi. İyi ızgara edilmiş, adeta pamuk. Sosis varsa yanında bira olmalı. Fıçı olsun. Tek markanın çeşitleri var. Olması gerektiği ısıda. Ne şahane bir akşam.

Yan taraftaki masa pek eğlenceli. Sait Faik’ten bahsettiler. “Sait Faik çizgilerle Nâzım Hikmet kitabından dolayı tutuklandı” diye muhabbet dönüyor müdavim masasında.
Nasıl oldu hatırlamıyorum, aldım kadehimi daldım aralarına. Ben mi lâf attım onlara, onlar mı bana?
Fahrettin bey kendisiyle ilgili ayrıntı vermedi. Gürcan bey “Şeytanın oğlu diye yaz beni” dedi. Dursun bey toptancı kasapmış, Sütlüce zamanlarından. Semih beyi patron sanmıştım, o da müdavimmiş meğer. “Pilot” dediler, o itiraz etti. Kısaca havacılık işlerinde. Arka masadaki Bahri bey de eski müdavimlerden, 2002’den beri. Maliyeci. Şahane muhabbeti var.

Epeyi muhabbet ettik. Eskiden çok meyhane varmış buralarda. Ersin, Tribün ilk hatırladıkları. Zamanla kapanmışlar. Maalesef.
Emrullah bey de katıldı bize, o da maliyeden. Ortak tanıdıklar da çıktı; Suat’ın (Toktaş) kulaklarını çınlattık. Dürüst gazetecilerin insanlarda karşılığı varmış, bir kez daha anladım.
Ahmet bey de (İnce, 48) geldi. Patron. Bulgaristan’dan geldiklerinde 12 yaşındaymış. Burayı 1996’da Barbaros isimli biri kurmuş.
“Biz 2003 yılında Metin Şen ile birlikte devraldık, o zamana kadar dört-beş el değiştirmiş. Ortağımı 15 yıl önce bir trafik kazasında kaybettim maalesef.”
Metin bey, belli ki pek sevilen biriymiş, mekânın baş köşesinde asılı fotoğrafının altında ‘Daima kalbimizde kalacaksın. Seni çok özlüyoruz’ yazıyor.
Eskiden daha erken açılsa da şimdi 12:00’de açıp müşterinin durumuna göre 01:00-02:00 gibi kapatıyorlar. Seçim günleri dışında hep açık. Çoğu Balkan göçmeni müşterilerin neredeyse tamamı müdavimlerden.
Artık karnım tok ama gözüm aç galiba. Halil bey kebapçe ve kırnaçe önerdi. Kebapçeyi öğrenmiştim de kırnaçe bilmediğim yerden geldi. Kuzu bağırsağında kıymalı bir harç diyelim. Azar istedim. Yiyecek yerim kalsaydı, bir daha isterdim.

Zaman nasıl geçti, anlamadım. Niyetim erken kalkmaktı. Muhabbet de ortam da sardı anlayacağınız. Ama uzun ve meşakkatli bir metrobüs yolculuğu bekliyor beni.
Hesabım 2 bin 230 lira. Bira 145, 35’lik bin 35, mezeler 120, beyin 220, nadenitsa 220, kebapçe ve kırnaçe porsiyonu 380, diğer ana yemekler de 350-450 lira.

Ekip fotoğrafı çektirirken tanıştım mutfak şefiyle. Evrim bey (Sarıca, 43), Iğdırlı. 20 yıldır meslekte, altı aydır burada. Dışarıya bakan garsonumuz Seyit bey (Şengün, 29) iki yıldır meslekte, bir yandan da uçak mühendisliği okuyor. Şahane ekip.
Vedalaşıp ‘Acil Çıkış’tan çıkıyorum. Yoksa kalıp metrobüsü kaçıracağım.

Siz hiç metrobüse bindiniz mi? Kardeşim bu ne konfor. Koca araçta beş altı kişi ancak varız. Limuzin gibi. Ben bu konforu niye atlamışım?