Patron Karadağ, garson Bulgaristan, müdavimler tüm Balkan coğrafyasından
P

Behzat Şahin
Behzat Şahin
Sosyoloji okudu. 18 yıl gazeteciydi. 2001’de meyhaneciliğe geçti. Cibalikapı Balıkçısı’nı kurdu. ‘Cibalikapı Balıkçısı’ndan’ adlı bir kitabı var. İndirim bile kabul etmez, hesabı tam öder.

BEHZAT ŞAHİN

@behzatsahin7

Çok teşekkür ederim sevgili okur. Takip ettiğiniz için de, önerileriniz için de. Sayenizde yeni yerler öğreniyorum. Olabildiğince de sizden gelen önerilere öncelik vermeye çalışıyorum. Müdavimin kendi meyhanesine sahip çıkmasını, ayrıca takdir ediyorum. 

X’ten gelen mesaj üzerine Sefaköy yollarına revan oldum.

Bu kez bir okurun X’ten attığı mesaj üzerine düştüm yola. Yol uzun, biraz da çileli. Olsun. Çilemiz meyhane yolunda olsun. 

X’teki rumuzu M. olan okur, onore edici mesajında Kafadar’ı önermiş: 

“Üstadım selamlar. Küçükçekmece’nin bir dönem ağırlıklı olarak Balkan göçmenlerinin yaşadığı ve hâlâ etkisini sürdürdüğü Sefaköy semtindeki bir mekânı sizinle paylaşmak istedim. Mekân da pek tabii Balkan etkisini taşıyor. İddia ediyorum Pendik’teki benzerlerinden lezzet ve fiyat açısından oldukça pozitif ayrışıyor. Eğer olur da ziyaret listenize alırsanız, biz de gidip geldiğimiz bir mekânı bir de sizin gözünüzden görüp kaleminizden okuma şerefine nail olacağız. İyi akşamlar dilerim :)” 

Zevkle… 

Önce Kabataş-Bağcılar tramvayının Zeytinburnu durağından Yenikapı-Atatürk Havaalanı metrosuna aktarma yaptım. Metrodan Yenibosna’da inip çıkıştaki duraktan İETT’nin HT-20 otobüsünü yakaladım. Google’a göre Sefaköy Merkez durağında inip birkaç dakika yürümem gerek. 

Sefaköy trafiği diye İstanbul’dan bağımsız bir fenomen olmalı. Yürüsem daha hızlı varırdım muhtemelen ama ben buraları bilmiyorum; Google’ın ocağına düştüm.

İki saattir yollardayım, hava karardı tabii. Niye daha erken yola çıkmadım diye kendime kızdım. Yıllar var ki bu taraflara yolum düşmemişti. Erken gelseydim etrafı gezerdim turist gibi. Neyse, bir dahaki sefere artık. 

Sefaköy, Küçükçekmece’ye bağlı, ilçenin merkezi konumundaki bir semt. Balkan göçmenleri yoğunluklu. Daha önce Sofraköy, Safraköy adlarıyla da anılmış. Avrupa’ya sefer yapan lojistik firmalarının yoğun olduğu yerlerden. 

Mekâna ulaştığımda, kapının önünde sigara içmeye çıkmış müşteriler, daha içeri girmeden ilk olumlu izlenimi yarattı.

Daha kapıdan girmeden olumlu izlenim, sigara dışarda içiliyor.

Boş masalar olsa da kalabalık sayılır. Henüz erken. Karşılayan olur mu diye bekledim ama nafile. Öyle adetleri olmadığını oturunca anladım. Her gelen istediği yere oturuyor, çünkü herkes birbirini tanıyor. 

Tek olduğumu söyleyip masa istediğim garson, adisyonların da tutulduğu bankoyla mutfağın birleştiği köşenin önündeki sekiz kişilik masanın ucuna oturttu. Meze dolabı hemen sağımda. Dolap zengin görünüyor. 16-17 çeşit meze, etler… Masanın diğer ucunda benim gibi yalnız bir beyefendi rakısını yudumluyor.

Meze dolabı zengin.

Ortam oldukça aydınlık. Belli bir anlayışla dekore edilmiş. Mekâna özen gösterildiği belli. Kapıdan girince karşınıza gelen taşıyıcı kolon, kare salonu dörde bölüyor. Dediğim gibi sağda fıçı biranın da servis edildiği banko, mutfakla köşe oluşturuyor. Mutfağı geçince tuvaletler; erkekler bölümünde sadece üç pisuvar var. Tuvaletler de salon gibi özenli ve temiz. Kadınlarınki muhtemelen pek seyrek kullanılıyor. 

Bira soğutulmuş bardakla servis ediliyor. Kuru et lokum.

Duvar kenarındaki dörder kişilik masalar, yapma çiçeklerin bulunduğu dekoratif saksı seperatörlerle, gerektiğinde hemen birleştirilecek şekilde birbirinden ayrılmış. Orta sırada da ikişer kişilik masalar var.

Dört bir yandaki ekranlarda alevli şömine görüntüsü var. Şimdilik. Fonda Baba Radyo çalsa da pek duyulmuyor, ses boğuk. Soldaki duvarda asılı iki büyük çerçevede, siyah-beyaz eski İstanbul fotoğrafları kolajı, ortalarında da yine siyah-beyaz bir Atatürk portresi var. 

Girişin sol tarafında masalar, duvarda siyah beyaz fotoğraflar var.

Yer gösteren garsondan fıçı birayla az kuru et istedim. Balkan meyhanesi olup da kuru et olmaz mı? Âlâsından hem de. Kulplu bira bardağı dolapta soğutulmuş, bira da en lezzetli ısısında. Biramı yudumlarken üç beyefendi gelip masa komşumun yanına oturdu. Birbirlerini tanıyorlar. Aramızda iki sandalyelik boşluk var. Bir şişe votka sipariş ettiler, buz kovasında geldi.

Şömine görüntüsü Now Haber’e döndü. Sessizde. 

Sıra rakıda. Aynı garsondan bir 35’lik rica ettim, mezeyi dolap başında seçtim. Soka tabii ki. Bombay pilaki, beyin, şakşuka… Hepsi yarımşar porsiyon. Yemek de yiyeceğimi söyleyince “Bu kadar yeter” dedi tecrübeli garson. Kuru etim de var daha. 

Bunlar benim seçimim. Munzur suya dikkat.

Rakımı yudumlarken dükkân neredeyse doldu. 

Aha, Kamber de geldi… Her defasında şaşırıyorum, hafta başı maç olmasına alışamadım. Şimdi de Çaykurrizespor-Galatasaray karşılaşması varmış, bütün ekranlar maç yayınına döndü.

Geldiğimde yalnız oturan masa komşum hesabı istedi. Diğer garson “Erken kalk da çoluk çocuk baba yüzü görsün” diye takıldı hesabı getirirken. “Ne babası, karıyla ben” diye cevapladı hesabı öderken. Sonradan gelen arkadaşlarıyla vedalaşıp evin yolunu tuttu. O kalktıktan sonra gelen üç kişi kalan üç kişinin yanına oturdu teklifsiz. Epeydir karşılaşmamışlar. Bir muhabbet bir muhabbet. Lojistik işindeler anlaşılan. Yük, kamyon, gemi, ambar, insan kaynakları lâfları havada uçuşuyor. Kimi TIR şoförü kimi firma yöneticisi anlaşılan. 

“Yenge de Boşnak mı?”

“Sen Sırpça biliyon…”

“Sabah 8’de çıkarım yola…”

gibi cümleler çalınıyor kulağıma.

Uzun yol şoförü olduğu anlaşılan kişi, “Sen evde sıcak yatarken ben arabanı bekleyecem, bi de vebasto (Mazotla çalışan bir çeşit kalorifer sistemi markası) mazot yakmasın diye ben yorgana sarılacam, öyle mi?” diye patronunu çekiştiriyor.

Kasıtlı olarak dinlemesem de dirsek dirseğe oturuyoruz, ne yapabilirim? 

Bu da bizim taraf. Fıçı bira servisinin yapıldığı banko ile mutfak yan yana. 

Mezelerle ilgileneyim bari. Soka turşusunu yoğurtlu sosun içine doğrayarak servis ediyorlar. Daha önce gittiğim Balkan meyhanelerinde dolgulu biber turşusu bütün servis edilmişti. Bombay pilakinin fasulyeleri biraz diri kalmış, o kadar kusur olur. Beyin kıvamında haşlanmış, şakşuka da lezzetli. Genel özen mezelere de yansımış. 

Arkamdaki bankoda duran beyefendi ara ara masaları dolaşıp muhabbet ediyor. Sahibi olmalı. Müsait olduğu zamanı kollayıp yanına uğradım.

Tahmin ettiğim gibi. Engin bey (Genç, 49) buranın sahibi olan üç kardeşten biri. Rahmetle andığı Karadağ göçmeni babaları Sabir Bey, 1979’da açmış. Kendisi doğma büyüme buralı, 32 senedir de işin içinde. Açıldığından bugüne hep aynı ismi taşımış. Müşteriler hep bu çevreden. Çoğu Balkan kökenli.

“Ne güzel, hafta başı olmasına rağmen dolu” deyince birkaç boş sandalyeyi gösterip, “Aslında dolu sayılmaz. Sigara içirmediğimiz için gelmeyen müdavimler var. Ama böylesi daha iyi” diyor. Mülk kendilerinin, kira derdi yok.

Saat 11:00’de açıp 01:00’de kapatıyorlarmış. Dini bayramların arifesi ve birinci günü, kandillerde, ramazanda kapalıymış. 

Maç var, taşkınlık yok. Önde masa komşularım.

Abisi Kâmil bey (55) mutfağın sorumluluğunu almış. O da 15 yaşından beri burada.

Devre arası olmuş. İşi hafifleyince bana servis yapan beyefendiyle de tanıştık. Abdurrahman bey (Pekmez, 51) 35 senedir meslekte. Sinoplu. Mudurnu Tavuk’ta başladığı mesleğinin son 27 senesini Kafadar’da geçirmiş. Sabir bey zamanından beri burada çalışıyor. Ne istikrar!

Gol filan atılıyor arada ama öyle rahatsız edici tek bir bağrış-çağrış, küfür, taşkınlık yok. 

İkram ara meyvesi

İkram olarak meyve tabağı geldi arada.

Ana yemek için diğer garson, Ahmet beyi (Kapsız, 42) yakaladım. Kebapçe önerdi. “Cevapi ya da cevape olmasın” diye ukalalık yapmaya kalktım, “Yok, biz Bulgarlar kebapçe deriz” deyip yeni bir şey öğretti bana. Bulgaristan Slivenli. 1996 yılında gelmiş, mesleğe 13 yaşında Florya Kaşıbeyaz’da abiyer (Fransızca aboyeur. Garsonun mutfağa verdiği siparişlerini takip eden kişi) olarak başlamış. Burada da altıncı yılı.

Kebapçe ve kuzu şiş karışık. Her ikisi de kıvamında.

Abdurrahman bey yanımızdan geçerken “Ahmet bey burada çalışmadan önce müdavimimizdi” dedi. İkisi iyi anlaşıyor, belli, ahenk içinde servisleri var.

Dışarıdan pek gelen yokmuş. “Gündüz kadın müşterimiz var, İngiliz, iki birasını içip kitap okur. O kafa dinlemeye gelir buraya. Akşam gelenler at yarışı, futbol. Kafa dinlemeye gelmiyor ki” diyor meyhanenin asıl işlevini, sosyal önemini hatırlatarak.

Ahmet beyin önerisiyle kebapçe ve kuzu şiş tabağı sipariş ettim. Köfte pamuk, ağızda eriyor. Kuzu şiş de iyi ızgara edilmiş. 

Masa komşularımın muhabbeti tam gaz. Yarın sabah Belçika’ya gidiyormuş TIR şoförü olan. Güzergâhtan, yeme-içmelerden, mesleki meselelerden konuşuluyor. 

Soldan sağa Engin Genç, ben, Abdurrahman Pekmez, Ahmet Kapsız, Kâmil Genç, Hikmet Karabudak.

Yol gözümde büyüdü. Erken kalkayım bari. Erken dediysem, gece yarısına kalmadan. Rakıya devam ederken hesabı istedim. 2 bin lira. Ertesi gün fark ettim ki indirim yapmışlar. 2 bin 140 lira imiş aslı. Halbuki özellikle rica etmiştim hesabın tam gelmesi konusunda. 

Fiyatlar da şöyle: Bira 140, 35’lik 900, mezeler 150-220, kuru et 300, ızgaralar 300-500 lira. 

Kalkmadan önce bir ekip fotoğrafı çektirelim. Mutfaktan Hikmet usta da (Karabudak, 56) geldi. Ardahanlı, 30 yıldır hep mutfakta, beş yıldır da burada. Fotoğraf çekmesi için masa komşularımdan ricacı oldum. Böylelikle tanışmış olduk. Hepsi mekânın eskilerinden. Bahçeli, fıskiyeli havuzu olan bir yermiş eskiden. 

“Sabri abi derdik Sabir abiye… Jawa’sı vardı…” (O zamanki Çekoslavakya’nın motorsiklet markası.)

“Kahramanımızdı…”

“Annelerini Sabir abiye babam kaçırmıştı…”

“Gönül Yazar, sevgilisiyle burada içki içmişti…”

“Metin Tekin buraya gelirdi…” 

Muhabbeti bölmemek için isimlerini alamadım. Birlikte fotoğraf çektirdik ama. Meğer Kafadar’ın sözlü tarihçileriyle koca akşam geçirmişim, son anda öğrendim.

Masa komşularımla tam kalkmak üzereyken muhabbet edebildik. Şahaneler. Muhabbeti bölmemek için isimlerini kaydetmedim.

Bu arada Google, toplu taşımada iyi değil. Eski yöntemlerle, bilenlere sorarak çok daha çabuk döndüm. Metrobüs 10 dakikalık yürüme mesafesindeymiş, Google’ın bundan haberi yok.

***

Çok teşekkür ederim sevgili okur. Aralıksız 67 haftadır, gittiğim meyhanelerde bana eşlik ettiniz. “Karaciğeri hangisinde bırakacak” diye meraklandınız. Kendisi henüz işinin başında, mühim bir sorun gözükmüyor. Ama ben yoruldum galiba. Haftalık periyot külfetli gelmeye başladı. Başka ilgi alanlarıma, işlerime yeterince zaman ayıramaz oldum. Gelin, yazı periyodunu 15 günde bire çekelim.  Birlikte daha çok meyhane gezeceğiz, muhabbet edeceğiz, merak etmeyin.