Osman Kavala için bir 'doğum günü' yazısı…
O

Murat Sevinç
Murat Sevinç
Mülkiyeli. Anayasa hukuku, tarihi ve Türkiye'nin siyasal yaşamına odaklandı. 2017'de Barış İmzacısı diye üniversiteden atıldı. 2024'te iade edildi. Kitapları da var. Köşe yazısı yazmaya Radikal İki'de başladı, 2014'ten beri Diken'de.

MURAT SEVİNÇ

Şu kısacık yazıyı kaleme alırken, kimilerinden yönelecek sövgü sözcüklerini, akıl ve ahlak sınırlarını aşan olası tepkileri bilerek yazmak rahatsız edici ve çoğunu duyup yüz yüze gelmeseniz, pek umursamasınız da can sıkıcı bir durum. Ve Osman Kavala’nın (diğerleri gibi)  bunca zamandır cezaevinde tutabilmesinin nedeni, o sövgü sözcükleri, akıl ve ahlak sınırlarını zorlayan tepkilerin verilebiliyor oluşunun, bu durumun filizlendiği siyasal ve kültürel iklim, kumaşımız. Evet, kumaşımız.

Yok yere cezaevinde yatanların orada olmalarının tek nedeni, ‘yazılı hukuk’ ve süregiden ‘muhakeme’ değil. Ne olur siz de benim gibi çok sıkılın, bıkkınlık duyun ‘yasa’ sözcüğünü duymaktan. Kendilerini muhalif olarak tanımlayanlar içinden dahi birilerinin çıkıp hâlâ, “Davada bazı hukuksal sorunlar olduğu görülüyor” deyişini okuduğumda, “Hay sizin bazı hukuksal sorunlarınızın babasının şarap çanağına…” diye bağırasım geliyor, muhterem okur, sizin de gelsin. Bıkın artık işittiğiniz teknik hukuk gevezeliklerinden, hayatımızın o gevezeliğe hapsedilmesinden, TCK’nin şu maddesinin CMK’nin bu hükmünün yorumundan, sıkılın, sıkılalım.

Öyle HSK ya da AYM’nin yapısıyla, bilmem hangi yasanın filanca maddesinin feşmekan fıkrasının yazımıyla ‘iltisakı’ yok şu yaşananların. Efendim, yeni bir anayasa ya da ‘hukuk reformu yapılıp da şu kurumun üye profili değişirse, Ali’nin muhterem kurumundan Veli’nin daha da muhterem kuruma üye seçilirse, o birbirinden muhterem üyeler de filanca kurumda şu kadar yıl görev yapmış olursa o zaman işler düzelir’ nevi hukukçu fantezileri, gerçeğin asıl can alıcı yönünü açıklamaktan uzak ne yazık ki, hatta gerçeğin o can yakıcı yönünün üzerinin örtülmesine yardım ediyor.

Yazılı olmayan ve içerebileceği her olumlu tınıdan uzak bir ‘geleneğin’ sonucudur başa gelenler. Tarihimizin eziyet geleneği, eline sopayı geçirenin fırsatını bulduğunda muhatabını ezme geleneği, birbirinin hakkını gözeten insanlardan oluşan bir toplum olamamanın geleneği, gözünün önündekini görmemenin, işitmemenin, perdeyi kapatıp arkasına saklanmanın, suskunluğun, geçiştirmenin, gemiyi yüzdürmenin geleneği.

Bir insanı, gökyüzünden inen hukuk kuralları ile farklı gezegende yaşayan hâkimler değil, bir toprağın tüm niteliklerini taşıyanlarca yapılan ‘yasalara’ uyarak, o toprağın mahsulü ‘hâkimler’ yargılar ve hüküm verir. O hükmün, adaleti sağlamaktan uzak olmasına karşın kabullenilip uygulanabilmesinin nedeni, aynı toprağın ‘yasa’ dışındaki gelenekleridir, alışkanlıklarıdır, inandıklarıdır, endişeleridir, beklentileridir, huyu suyudur, kumaşıdır. Yurttaşı yargılayan ve hüküm verip mahkum eden ‘normun emri’ değil, haksızılığa razı insanların yazılı olmayan hukukudur yaşadığımızın gerekçesi.

Kavala’nın neden cezaevinde olduğunu bilmeyen yok bu ülkede. Hakikaten yok. Kavala davası yargı tarihindeki yerini alalı çok oldu ve yargılayanlar yazmayacak o tarihi, hiç yazmadılar, yazamadılar, zira hiç kimse okumak ve duymak istemedi onları. İstedikleri kadar bağırıp çağırsınlar, hakaretler savursunlar önüne gelene, yargılayanlar müellifi olmayacak bu tarihin. Onlar, yıllar sonra “Büyük yanlışlar yapıldı o dönemde” faslında anacak Kavala ve diğerlerini. Kimse duymak istemeyecek, söylediklerine kulak kabartmayacak ama.

Her şeyi görüyoruz, her şeyi biliyoruz, sır yok, gözümüzün önünde oluyor. İnsanlara nasıl eziyet edildiğini, sevdiklerinden hangi yöntemlerle ayrı tutulduğunu seyrediyoruz cümleten.

Memleketin asalak burjuvasına benzemiyor Kavala. Pay kapma yarışına, ihale peşinde koşmaya, arsa tahsisi için yalvarmaya, saçları rüzgarda savrulurken iktidar övmeye, korumalarıyla inşaat alanı basmaya tenezzül etmediği; memleketin insanına, doğasına, kültürüne önem verdiği, taş üstüne taş koymak istediği için bedel ödüyor. Herkes biliyor bunu, en çok küfredenler, en çok bağıranlar, en çok iftira atanlar, cezaevinde çürüsün isteyenler dahil, herkes biliyor neyin ne olduğunu.

Tutuklandığında yazmıştım Diken’e, ömrü hayatımda bir kez karşılaştım Osman Kavala ile. Atıldığımızda, kimi meslektaşımız korkudan adımızı anmaz ve karşılaştığında yolunu değiştirirken, bir gün bir e-posta gelmişti Kavala’dan. Geçmiş olsun demek istemiş, üzüldüğünü ve fırsat olduğunda bir kahve içmek istediğini söyledi, İstanbul’a dönünce haberleştik, çay kahve içtik, sohbet ettik, bir daha da görüşemedik. Nezaketine, duyarlılığına ve iyi niyetine şahidim. Okuduğunuz satırı yazarken, Diken’in sağ üst köşesinde “1432 gündür tutuklu” yazıyordu. 60’lı yaşlarında bir insanın 1432 günü. Onca boş dosyaya ve AİHM kararına rağmen.

Bugün doğum günüymüş Osman Bey’in. Yazmaktan başka bir şey gelmiyor elimden. Yazı denilen de ne işe yarar, bilmiyorum. Bunca adaletsizliği seyretmenin ve seyretmenin ve seyretmenin ve seyretmenin ve bir kez daha seyretmenin, ardından seyri bırakıp hayata kaldığımız yerden devam etmenin tahammül edilmez bir tarafı var. Ama tahammül ediyor, günlerimizi geçiriyor, tatile çıkıyor, yiyip içiyor ve “Türkiye siyasetinde o onu demiş bu da bunu demiş” yeknesaklığında yaşayıp gidiyoruz işte. Neye dönüşüyoruz kim bilir, bir gün anlarız belki. Söyleyecek pek bir şey gelmiyor aklıma artık, gelen bir-iki sözcüğü de yazamıyorum.

Osman Kavala’ya sevdikleriyle geçireceği uzun yıllar, iyi ve sağlıklı yaşlar dilerim, doğum günü kutlu olsun.