Türkiye’de futbolun hikayesi, saha çizgileriyle sınırlı bir hikaye hiç olmadı. Bu oyunun bizdeki serüveni, memleketin sınıf atlama hayalleriyle, taşradan merkeze akışıyla, televizyonla kurduğu ilişkiyle, parayla imtihanıyla ve kamusal hayattaki sertleşmeyle birlikte büyüdü. O yüzden milli takıma bakarken yalnızca bir futbol takımına bakmıyoruz. Daha geniş bir ruh halini, bir toplumsal tavrı, hatta bazen bir kuşağın kendini dünyaya anlatma biçimini görüyoruz.
Bu yüzden bugünkü mesele, “Bu takım Dünya Kupası’nda nereye kadar gider?” sorusundan biraz daha büyük. Daha derindeki soru şu: Türkiye uzun zaman sonra sevdiği bir takımı bozmadan sevebilecek mi? Beklentisini zehre çevirmeden destek verebilecek mi? Başarıyı ele geçirilecek bir ganimet gibi değil, ortak bir sevinç gibi yaşayabilecek mi?
Kendi adıma asıl umut verici bulduğum şey tam burada yatıyor. Bu kuşak, memleketin futbol hafızasındaki eski kırılmaları biraz olsun onarma ihtimali taşıyor. Yoksunluğun içinden gelen o eski samimiyetle bugünün dünya ölçeğindeki becerisini aynı sahada buluşturabiliyorlar. Böyle bir denge kolay kurulmaz. Kurulduğunda da kıymeti iyi bilinmeli.
Belki de yıllar sonra bu döneme dönüp baktığımızda, aklımızda önce skorlar değil duygu kalacak. İlk kez geniş bir kalabalığın, herhangi bir utanç payı taşımadan, herhangi bir gürültüye mecbur kalmadan, sahadaki oyunculara gönül verdiği bir zaman olarak hatırlayacağız bunu. Türkiye futbolu için asıl yenilik belki de budur. Kazanmak güzel şeydir. Ama bazen daha da kıymetlisi, kazanma ihtimaline bakarken içinin sıkılmamasıdır. Bu takım şu anda tam da bunu hissettiriyor.