Diken bu hafta okumaya değer üç kitap eleştirisini derledi.

Bu hafta seçtiğimiz kitap eleştirileri ve özetleri şöyle:
- Tuncay Birkan’ın ‘Sarıldım Çiftliği’ adlı Ahmet Güntan romanı eleştirisi (Can Yayınları).
- Şeyda Başer Eroğlu’nun ‘Dünyadan Son Gidişimiz’ adlı Gülhan Tuba Çelik öyküsü eleştirisi (İletişim Yayınları).
- Eylül Görmüş’ün ‘Dostlar Arasında’ adlı Hal Ebbott romanı eleştirisi (Çeviren: Meltem Yılmaz Deniz, Holden Kitap).

Kitabın en hoşuma giden yanı, baş kahramanının doğayla, hayvanlarla, ağaçlarla, hatta kayalarla kurduğu muazzam ilişki, esasen dinlemeye ve seyretmeye dayalı öğrenme ilişkisi oldu. Zaten Güntan daha kitabın başına koyduğu iki epigrafla asıl meselesinin doğa olduğunu işaret ediyor okura.
…
Kayalara, ışıklara, ağaçlara ve tarlalara özel isimleriyle hitap ediliyor bu romanda; eşekler (Badem ile Karanfil), inekler (Başkan ile Sarıkız), koyunlar (Hoşaf ile Şurup), keçiler (Kontes ile Lokum), köpekler (Bino ile Azorka), kediler (Müdür, Şizo ve Pis Burun) ve de –romanın başlangıç imgesi olduğunu Güntan’ın K24’e verdiği söyleşiden öğrendiğimiz– tilki (Battal), hepsi de ayrı kişilikler olarak öne çıkıyor, dahası metin boyunca insanlarla eşit ağırlıkta, hatta bazen daha önemli bir rol oynuyorlar.
…
Yine bu gelenekte pek sevilen şeyi yapıp hayvanları konuşturmuyor asla Güntan. Aksine hepsi tam da dilsizlikleriyle, daha doğrusu dile ihtiyaç duymamalarıyla müthiş bir imrenmenin nesnesi konumundalar. Bir yanıyla dile duyulan güvensizliğin ve dil-ötesi bir buluşma imkânı arayışın romanı bu zaten.
Sevgiyi hep riyayı ve yalanı da beraberinde getiren dil yoluyla, konuşma, anlatma yoluyla değil; mesela sadece sarılarak veya hayvanlar gibi yalayarak gösterme fantezisinin, hatta ütopyasının romanı.
…
Kâhin filan değilim, bu dönemin bütün eserlerini yakından takip edip de yazan biri olmadığım için ne değeri olduğunu bilmiyorum ama şunu söylemeden bitirmek istemiyorum: Türkçede bu dönemden ileriye kalacak birkaç eserden biri olacak bence Sarıldım Çiftliği.
Tuncay Birkan’ın K24’teki yazısı

Dünyadan Son Gidişimiz’le geçen haftam, can çekişen mekânların, rutubet kokulu evlerin, mahalle bakkalına bakan pencerelerin, dolup boşalan masaların arasında, karakterlerin nesneler üzerinden kurmaya çalıştığı o kırılgan kimliklerin içinde dolanarak geçti.
…
Son yıllarda sıkça işlenen, modern kent yaşamının kıyısında kalmış, aidiyet duygusunu yitirmiş ve kendi iç sürgününü yaşayan bireylerin sancıları bu eserde de var. Fakat kitabın kapağını kapattığımda farklı anlatıcılar olsa da benim için her biri tek bir yalnız kadına çıkıyor.
…
Ayakları üstünde durmayı başarmış, az çok kendi parasını kazanan, arzularını bastır(a)mayan –kadın cinselliğine dair epey cesur pasajlar var eserde– kadınlar bunlar. Onların hissettiği şey sevilmekle silinmek arasındaki bir salınış hali. Yine de kimi için ekmeğinin olduğu günler ya da olmadığı günler var.
‘Aramızdaki Şeyler’in anlatıcısı, patronu Selim’in hayatında sadece sistemin aksamayan, işlevsel bir nesnesi olarak var kendince. Yahut karakterler birer eşik bekçisi, bir türlü giremedikleri, inşa edemedikleri evlerin kapısında bitimsiz bir bekleyişteler.
…
Çelik’in öykülerinde mekânlar can çekişen birer organizma sanki. Karakterlerin kişiliğini yansıtan rahatsız edici öykü mekânları, atmosferin, karakterlerin psikolojik durumlarının fiziksel birer uzantısı. Karakterlerin umutları tükendikçe, her biri ruhsal olarak çöktükçe evler de çürüyor.
Tıkanmış giderler, dökülen tavan sıvaları, kapanmayan çekmeceler, rutubet kokusu, birer birer dağıtılan, eksilen eşyalar… Bu somut / soyut gidip gelmeler bir yanıyla sosyolojik gerçeklere de yaslanıyor. Plaza ve mahalle arasındaki keskin karşıtlık kimi öykülerin ana izleği.
Cam giydirilmiş yapay, mesafeli iş yerlerinden çamaşırların sokağa taştığı ara mahalle apartmanlarına kadar insanın etiyle kanıyla var olduğu organik mekânlar da var bu öykülerde.
Şeyda Başer Eroğlu’nun Parşömen’deki yazısı

Merak edip bir sürü inceleme okudum, insanlar neden okumuş ve neyi sevmemişi anlamak için ve çok şaşırtıcı bir sonuçla karşılaştım. İnsanların büyük kısmı bu kitabı ahlaki nedenlerle sevmemiş! 2026 yılında hala böyle bir tartışmanın yürüyebildiğine inanamıyorum gerçekten.
Bence spoiler’ı göze alarak söylemek lazım zira tetikleyici olabilir kimileri için, kitabın odağında bir cinsel taciz meselesi yer alıyor. Olumsuz yorumların pek çoğunda kitaptaki tacizcinin cezasız kalmasına ve karakterlerin berbat insanlar olmasına öfke duyduklarını belirtiyor okurlar.
Böyle bir sebep olabilir mi ya, bir kitabı sevmemenin sebepleri bunlar olabilir mi?
Milan Kundera’nın cümlesini hatırlatmak isterim: “Ahlaki yargıyı askıya almak, romanın ahlaksızlığı değildir, romanın ahlakıdır.”
Kimi yorumlarda da yazarın tacizi meşrulaştırdığını ve mizojinist bir perspektifi olduğu belirtilmiş, buna katılmıyorum, bence gayet layıkıyla lanetliyor; yüksek perdeden, slogan atarak yapmasını beklemek zorunda değiliz, propaganda bülteni değil bu, roman ve yazarın işi cevap vermek, taraf tutmak değil, Manguel’in dediği gibi ‘ortaya iyi açmazlar atmak’ olmalıdır.
Eylül Görmüş’ün blogundaki yazısı