Okumaya değer üç kitap eleştirisi

Diken bu hafta okumaya değer üç kitap eleştirisini derledi.

Fotoğraf: AA

Bu hafta seçtiğimiz kitap eleştirileri ve özetleri şöyle:

  • Hüseyin Bul’un ‘Düşlerimizin Evi Burası’ adlı Erdem Özgül romanı eleştirisi (Eksik Harf Yayınları).
  • Umut Kaygısız’ın ‘Beden’ adlı David Szalay romanı eleştirisi (Çeviren: Elif Ersavcı, İthaki Yayınları).
  •  Nuriye Doğu’nun ‘Orpheus’ adlı Eric Metzger novellası eleştirisi (Çeviren: İpek Ortaer Montanari, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları).

Erdem Özgül, “Unutulmuş Ataların Gölgesi” öykü kitabından sonra “Eksik Harf yayınlarından çıkan “Düşlerimizin Evi Burası” adlı eseriyle romana yönelmiş.

Roman üç yüz sayfa, 1990’lı yıllarda İstanbul’un arka bahçesi diyebileceğimiz bir semtte geçiyor. Yazar romanda ne kadar konum belirtmese de ilk akla Ümraniye’deki çöp patlamasını akla getiriyor. Zaten örgünün içinde o gerginliği hissetmemek mümkün değil.

Şehrin kıyısında bir köy, şehre uzak olduğu kadar şehrin içinde… Arafta bir yer; tıpkı göç edenlerin kendini hiçbir yere ait hissetmemeleri gibi. Roman mekânı da böyle insanların yaşadığı bir yer olarak belirlenmiş; iç göçle gelenlerin yoğun yaşandığı bir bölge. Ne şehirli gibi ne de köylü. Geldikleri yeri unutmayarak tavuk, inek besleyip bostan ekmeye devam ederken diğer yandan da metropol olmaya doğru hızlı adımlarla ilerleyen koca şehir İstanbul’a tutunmaya, adapte olmaya ve enteğre olmaya çabalıyorlar.

Kahkahasını, gülüşünü, sevincini ayıp bir şeymiş gibi tülbendiyle saklayan, mutluluğunu kusur gibi görenlerin yaşadığı bir muhit. Bu dünyaya dert çekmeye geldikleri için ötesinin haram, günah olduğunu düşünen insanların yaşadığı bir mahalle. Doğar doğmaz çalışmaya başlayan çocuklar… Çocukluğu, ergenliği tatmadan, yaşamadan büyüyen, büyümek zorunda olanların olduğu, denizi sadece kıyısında görenlerin yaşadığı bir yer.

Romanın yaratılış gerekçesini, arkasını önünü, sağını solunu, yolculuğunu, kritiğini de kendisinin yaptığı kısmı uzatmayıp Aydın Havası tadında bıraksaymış aynı şıklıkta olabilirmiş.

Son olarak, başkaların tükettiği, elden çıkarttığı hayatı yeniden hayata dâhil ederek yaşayan insanların hikâyesini göreceksiniz “Düşlerimizin Evi Burası” romanında.

Hüseyin Bul’un Bianet’teki yazısı


Psikolojik arka planı ile büyüleyici bir roman olan Beden, 2025 Booker Ödülü’nün de sahibi. David Szalay, insan doğasına dair derin izler bırakan bu romanında, dile getirilmeyen, görünür olsalar bile onlara ad vermekten ısrarla kaçındığımız dürtülerimizi tüm çıplaklığıyla döküyor sayfalara. 

Yani birinin bizi derin uykumuzdan sarsarak uyandırması kıvamında bir deneyimle karşı karşıyayız.

Yalın dili, akıcılıktan bir an bile kopmayan, tempolu anlatımıyla su gibi akıp giden bir roman Beden. Elif Ersavcı’nın başarılı çevirisi sayesinde hiçbir yerde tıkanmıyor, en ufak bir pürüz ya da engebeye takılmandan, kolayca öyküye dâhil olabiliyoruz. 

Diğer yandan David Szalay’ın, roman boyunca István’ın bakış açısıyla hayatını mercek altına almasına rağmen, ben anlatıcıyı seçmemesi kritik bir detay. Israrla olayları dış gözle seyredişi ve yeri geldiğinde ana karakteri bıçak altına yatırabilmesi, olaylara ve kahramanın tercihlerine tarafsız kalma niyeti olarak değerlendirilebilir. 

Roman boyunca István’ı tabiri caizse, drogi vaziyette kalmış bir boksör kıvamında görüyoruz hep. Hatta kararlı, hırsla dolu gözüktüğü anlarda bile paçasından tutup çekiştiren vaziyet, tam olarak bu şekilde tarif edilebilir. Aslında o, bir kaybeden olacak. Eninde sonunda mağlup olacak. Biliyor. İş işten çoktan geçti. Bu müsabakada kazanma şansı hiç yok. 

Fakat işte tam da aklın, bilincin yapıp durduğu bu telkine karşı bedenden yükselen yoğun bir itiraz mevcut. O da teslim olmayı kabul etmemek. İşte size drogi vaziyetin vücut bulmuş hali. Her an paçayı kurtaracağına inanma arzusunun karşısında aklın ona hiç şansı olmadığını fısıldayıp durması. 

Umut Kaygısız’ın Litera’daki yazısı


103 sayfalık incecik haliyle hızla akıp giden ve akıcı diliyle çok kolay okunabilen ‘Orpheus’ta modern dünya, mitolojiyle buluşuyor, hayal gerçek birbirine karışıyor. 

Görüyoruz ki insanın arayış ve bir türlü ‘bulamayış’ çabası hiçbir zaman bitmiyor. Yer altında veya yer üstünde. Orpheus’san bile. Gözü bir şekilde hep arkada kalıyor insanın. Ve arkada kalan, koluna bacağına öyle bir dolanıyor ki, artık ileriye atılabilecek tek adım kalmıyor. Yolun sonu, bay bay!

Sıradan ve hatta belki sıkıcı bir hayatı olan 30’lu yaşlarındaki Louis, bitpazarından eski, nostaljik bir telefon alıyor. Eve gidip telefonun çalışıp çalışmadığını kontrol ederken, aklına bir numara çevirmek geliyor. 

Ezberinde olan tek numara; yıllar evvel kaybettiği babasının numarası. Ve işte olaylar burada başlıyor, çünkü yıllar önce kapanan o hat çalıyor ve birisi cevaplıyor: Ölen babası!

Ölen babasının açtığı o telefon numarasını her gün arayıp, onunla bir arkadaşı gibi konuşmaya başlıyor. Babasının yaklaşan kalp krizini önleyebileceğini düşünüp onu kontrole göndermeye çalışıyor. Bu geçmişi değiştirme ve babasıyla konuşabilme takıntısı sonunda onu eve kapatıyor ve dış dünyayla bağını tamamen kopartıyor.

Ve son olarak kitaptan küçük bir alıntı: “İnsanlar üzgün olmayı o kadar sever ki, talihsizliklerinde buldukları sevinci paylaşmak için bir araya gelirler.”

Nuriye Doğu’nun Sanatatak’taki yazısı