Neo-Kemalizmi anlamak – 1
N

DAĞHAN IRAK

daghan@daghanirak.com

@daghanirak

Türkiye’de spor yazarlığı ile politika yazarlığı arasında ince bir çizgi var; belki de o yüzden politika yazarlarından epeyce spor yazarı çıkıyor. Şöyle ki; ülkemizde spor yazarlığı da, politika yazarlığı da benzer bir türden aidiyetin beklendiği alanlar. Bir tarafı tutup, söyleyeceğiniz her neyse onun perspektifinden, hatta onun sorgulanamaz haklılığını kanıtlayacak şekilde söylemeniz gerekiyor. Hiçbir tarafa angaje olmayıp, yalnızca gördüğünüzü söylemeye kalktığınızda ise dokuz köyden kovuluyorsunuz. Çünkü kimse neyi niye düşündüğünüzle ilgilenmiyor, kimi ne kadar savunduğunuzla ilgileniyorlar. Benim avantajım ise, politika yazmaya spor yazarlığından geçmiş olmam herhalde. Ne İsa’ya ne de Musa’ya yaranmamanın ne boyda bir meydan dayağına el vereceğini yaşayarak öğrendiğimden, bir tribüne oynanmadan kolay kolay alkış alınmadığını, alkış almak için tribüne oynandığında ise kalemin o tribünün malına dönüşeceğini tekrar çözmem gerekmiyor.

Başlıkla alakasız bu girizgah da nereden çıktı derseniz; bugünkü yazı her tribünden küfür yemeye teşne duruyor, kaşarlandım da geldim, boşa zahmet etmeyin diye baştan söyledim. İsa-Musa ne kelime, Ahura Mazda’dan Zeus’a kadar hangi ruhani varlık varsa hiçbirine yaranmamak üzere başlıyorum yazıya.

Hani artık 10 Kasım’lara yas günü demiyoruz, Atatürk’ü anlama günü diyoruz ya, bence işin o kısmını epeyce eksik bırakıyoruz. Daha doğrusu, Türkiye milli sporu herkesin istediğini istediği gibi anlaması olduğu için ülkenin kurucu cumhurbaşkanı konusu da nalıncı keserinden kurtulamıyor. Ben doğrudan Atatürk’ü değil ama onunla doğrudan bağlantılı bir olguyu anladığım kadarıyla anlatmaya çalışacağım bugün. Taksimetre çok yazsın diye değil ama manzara göresiniz diye de yine uzun yoldan götüreceğim. Bu hafta değil, haftaya varacağız, varacağımız yere.

Öncelikle, son yıllarda Türkiye’de giderek yükselen, artık yavaş yavaş şahikasına da erdiğini düşündüğüm bir Neo-Kemalizm dalgası var. Buna akım değil, dalga diyorum; çünkü bir siyasal akım sayılabilecek kadar billurlaştığı kanısında değilim. Daha ziyade tepkisel bir nostalji, bir genel ruh hâli denebilir. Ülke, Kemalizm’le hesaplaşma dönemini rezalet bir İslamcılık deneyimi ve ondan da garabet bir ara rejimle neticelendirdi, şimdi hemen hemen herkes ülkenin ‘kurucu baba‘sının elini öpüp barışmanın yolunu arıyor. Bunun herhalde en kristalleşmiş hâli, Hasan Cemal’in T24’teki ‘Erdoğan’a karşı Atatürk’ün yanındayım‘ yazısı. Geçen haftakinin aksine bu yazı bir ‘diss track‘ olmayacak, dolayısıyla Cemal’in yazısına bir cevap değil bu, ancak bir iki yerde tekrar referans vereceğim gibi gözüküyor.

Şu anki durumu anlamak ve anlatabilmek için, öncelikle neden Kemalizmle hesaplaşmaya çalıştığımız post-28 Şubat dönemin, son yirmi yıldır artarak maruz kaldığımız hoyratlığa yol açtığını analiz etmek gerekiyor. Bence o hesaplaşmanın saçma sapan bir yere gitme nedeniyle, o dönemi analiz etmeme/edememe hâlimiz aynı nedenden besleniyor. İşin kötüsü, aynı huy bugünü ve sonrasını da anlayamamaya yol açacak. O yüzden yazının bu bölümünde, Türkiye’nin demokratikleşme sürecinin AKP’nin yükselişine bağlanmasından bahsedeceğim. Haftaya da, yükselen Neo-Kemalizmi doğru anlayabilmek için daha evvel yapılan hataların nasıl yapılmaması gerektiğini anlatacağım.

Yukarıda dedim ya, Türkiye’de spor ve politika birbirine benziyor diye. Bir nedeni de, iki alanda da analiz yeteneklerimizi tarafgirlikle köreltmiş olmamız. Taraftarlık işlerinden biraz anlarım, üzerine hasbelkader bir doktora tezi yazmışlığım var; neden bahsettiğimi açayım biraz. Taraftarlık, irrasyonel bir pratik. Yani taraftar olmanız için mantığınızı kullanmanız gerekmiyor, aksine kullanmamanız çoğu kez daha iyi. Spor yazdığım zamanlarda söylemiştim, aşk gibi biraz. Güzellik gözdedir, nesnede değil derler ya, öyle. Politikaya da duygular merceğinden bakıldığında, çıkan sonuçta odak kayması oluyor.

Toplumsal-siyasal olgular; diyalektik olsun, dönüşümsellik olsun, şeyleri bağlama oturtan ve o bağlam içindeki yapılarla kurdukları ilişkileri dikkate alarak inceleyen prensipler olmadan doğru anlaşılamazlar. Bizim Türkiye tarihindeki olaylara, siyasi aktörlere, yapılara yaklaşım şeklimiz, maalesef bunun kenarından köşesinden pek geçmiyor. Daha ziyade, gözümüze güzel gözükenlerle çirkin gözükenler arasında irrasyonel, duygusal, çoğu kez de bodoslama tercihler yapıyoruz. Kemalizm’le hesaplaşmamız da öyleydi, barışmamız da öyle oluyor. Açıklayayım.

1999-2002 arası, Türkiye tarihinin en kritik dönemlerinden biri kanımca. Post-28 Şubat diyebileceğimiz bu dönemde, ülke tarihinin en önemli bir iki demokratikleşme süreçlerinden birini yaşadık. Mesela, ayrıcalıklılıktan burnunun ucunu göremeyen şımarık bir medya personası, bunu Batı’nın sihirli müdahalesiyle açıklayabilirdi, Türkiye’de haklılık ayrıcalıklıların doğuştan gelen hakkı olduğundan şaşırmazdım. Oysa, bu dönemde ülkede verilen mücadelelerin ve ödenen bedellerin rolü çok daha açıklayıcı. Bunları pas geçip, tüm meseleyi Kopenhag kriterlerine bağlamak, oto-oryantalist bir ‘taş kafa‘lıktan nâşi olsa gerek. Gerek Türkiye’de, gerekse dünyada Sovyetler sonrası toplumsal hareketlerin kendilerini yeniden tanımlaması, kimlik odaklı hareketlerin yükselişi gibi mevzular dikkate alınmadan, 1990’lardan 2000’lere taşan süreçte, Türkiye’de ezeli-ebedi tehdit görülen kimliklerin ve toplumsal hareketlerin yükselişini anlamak mümkün değil. Avrupa Birliği sürecinin, bu aktörlerin sistem içine doğru kaymasını hızlandırdığına şüphe yok, ancak AB sürecini hızlandıran da bu dip dalganın varlığı değil miydi zaten?

Üzerine kitap yazılabilecek bir dönemi, birkaç cümlede özetlemek zor ama, yazının eziyete dönüşmemesi için böyle bir ihtiyaç var maalesef. Bahsettiğim dönem, yalnızca toplumsal hareketlerin şekil değiştirmesi açısından önemli değildi, kurumsal siyasette de önemli bir paradigma değişimi yaşandı. 1980 darbesiyle dizayn edilen merkez sağ hakimiyeti, ANAP ve DYP’nin çöküşüyle sona erdi. DSP’nin başarısız iktidarı, 1970’lerin sonundan itibaren yaşanan sosyal demokrasi deneyimini bitme noktasına getirdi. Ülkücüler 1999 seçimleriyle, İslamcılar ise AKP’nin kuruluşuyla sistem içine girdiler. Öcalan’ın tutuklanması sonrasında Kürt hareketi çizgi değiştirdi. Eğer 1999’daki ÖDP deneyimi de umulan sonucu verseydi radikal sol da aynı dönemde sistem içine taşınacaktı; gerçi 2003’teki Irak tezkeresinin geçmemesinde sol akımların sokaktaki etkisini düşündüğümüzde yine de kurumsal siyasete etkilerinin olduğunu görebiliyoruz. Sözün özü, hemen hemen tüm anti-sistem aktörler merkeze yaklaşırken, merkezin klasik aktörleri eridi.

Bu paradigma değişimi ve Türkiye’nin tehdit algısına dahil akımların (İslamcılık, Kürt hareketi ve radikal sol) sistem içinde meşrulaşmaya başlaması, bunun yanı sıra çevrecilik, feminizm, LGBT+, azınlık hakları savunucularının görünür hâle gelmesi ve sivil toplumun bu eksende filizlenmesi, bu bahsettiğim dönemdeki demokratikleşmenin, eski paradigmanın eleştirisiyle beraber gelmesini mümkün kıldı. Kemalizmin kamusal alanda açıkça eleştirilebilir olması, belki de hazırlıksız yakalandığımız bir durumdu; özellikle de sol hareketler için, zira Türkiye’de Kemalizmle Stalinizmin iç içe geçtiği bir sol düşünce evreni de bulunduğundan (tüm sol budur demiyorum yanlış anlaşılmasın), Kaypakkaya gibi istisnalar haricinde, Kemalizmin diyalektik ve sınıfsal bir eleştirisi sol kanonda kendine fazla yer bulamadı. Bunun, 1990’lar sonundaki Kemalizm eleştirisinin komple post-modernci liberallerin ve İslamcıların eline kalmasının önemli bir nedeni olduğunu düşünüyorum. Durum böyle olunca, post-modern bağlamsızlığın getirdiği siyasetsizlikle, İslamcı rövanşizmi iç içe geçmiş bulundu.

Açıkça söyleyeyim; 1990’lar sonundaki Kemalizm eleştirisi gerekli, ancak beceriksizce ve çocukçadır. Kemalizme sert bir eleştiri getirilmesi, seksen yılın birikmişliğiyle şarttı, zira başlangıçta yapılan hatalar ya da yanlışlar, eleştirilip düzeltilmediği, aksine kemikleştirildiği için ülkenin temel sorunlarından birçoğu; sınıfsal adaletsizlik, coğrafi adaletsizlik, Kürt sorunu, ifade özgürlüğü, vicdan özgürlüğü, azınlık hakları gibi mesela, çözülemez hâle geldi. Ancak bu eleştirinin ‘Kemalistler kötü, geri kalan herkes iy‘ sığlığında yapılmaması gerekiyordu. Analizler bu düz mantıkla yapılıp, siyasi pozisyonlar buna göre alınınca, son yirmi yılda yaşadıklarımızın yolu açıldı. Kemalizmi analiz edememe beceriksizliğine, İslamcılığı analiz edememe gafleti de eklenince, ülkenin (hadi İstanbul’un diyelim) entelijansiyası neredeyse komple ofsayta düştü.

Ancak, liberal entelijansiyanın beceriksizliği, hatta ahmaklığı da, yalnızca ‘bunların hepsi satılmış, aptal‘ sığlığıyla açıklanamaz. Ülkedeki trafik kazalarından, üzümden çekirdek çıkmasına kadar her şeyi ‘Yetmez ama Evetçiler‘ diye bilinen taş çatlasa yüz kişilik ekipten bilen nobranlığı da eleştirmek gerekiyor. Her sevmediğini, kendinden farklı düşünen herkesi ‘YAEci‘ diye etiketleyen bu güruhun düşünsel tembelliğinin liberallerinden eksik kalmadığı gibi, neredeyse aynı düzenekle çalıştığını görmemek çok zor. “Ben haklıyım, benim gibi düşünmeyen herkes YAEci, ergo satılmış ve foncu” diye bir mantık olmaz, bu bizi yine akılsızlığa, bilimsizliğe götürür.

Liberal entelijansiyayı 2000’lerin başındaki naifliği ve lüzumsuz özgüveni için eleştirmek yalnızca mümkün değil, gerekli de. Ancak, bu tarihlerde bu bir avuç okumuş-yazmış İstanbullunun, pek de siyasi tecrübeleri olmadığı hâlde, hem ülke siyasetine bu kadar etki edebilmiş olmalarını, hem de neden İslamcılarla ittifak kurduklarını kurcalamamız lazım, yoksa yine ‘onlar kötü de ondan‘ basitliğine saplanırız. Dönüşümsellik dedik ya hani, buna uygun olarak tarihsel bir rasyonel kurmadan, o dönemdeki tercihleri anlamak mümkün değil. Sosyal demokrasi deneyiminin sona erişi ve Baykal CHP’sinin sağ-kemalizme kayışıyla beraber, bu bahsettiğimiz grubun da, daha evvel bahsettiğimiz demokratikleşme talebi olan sistem dışı grupların da merkez solda bir muhatabı yoktu. O dönemde CHP’ye ve DSP’ye baktığımız zaman, hemen her temel meselede, bugün üç aşağı beş yukarı AKP-MHP’nin olduğu pozisyonda olduklarını görüyoruz. Sınırlı ifade özgürlüğü, militarizm, milliyetçilik, dış politikada çözümsüzlük, Avrupa karşıtlığı, sivil toplum düşmanlığı gibi konularda 2000’lerin başındaki merkez solun tavrı, açıkçası bugün Erdoğan’ınkine bayağı benziyor. Zaten o dönemin şahin ulusalcılarının ciddi bir kısmı da bugün AKP’nin müttefiki konumunda. AKP’nin günümüzdeki söylemi de birebir o dönemdeki söylemden besleniyor. Bu da aslında çok şaşırtıcı değil, devletperverlerin biatının devletin sahibine olduğunu düşünürsek, AKP’nin parti-devlet rejimini kurmasıyla bunun gerçekleşmesi normaldi. Diğer taraftan, 2002 AKP’sinin yukarıda saydığım meselelerde, gerek kendine siyaset alanı açmak için, gerekse toplumdaki talebi siyasi desteğe dönüştürmek için daha özgürlükçü bir söylem benimsemesi, liberal entelijansiyanın ‘denize düşen yılana sarılır, Kemalist olmasın da çamurdan olsun‘ sığ mantığıyla birleşince, o malum ittifak kurulmuş oldu. Diyalektiğe dayanmayan, tarihsel akılcılığı pas geçen, duygulara dayanan bir analiz, ne Kemalistleri hakkıyla tahlil edip eleştirebildi, ne de İslamcılığın yol açabileceği sonuçları görebildi. İronik bir şekilde, birçok ulusalcının sıkı Reisçi olması gibi, bu analizin müsebbipleri de 180 derece pozisyon değiştirdiler. Ama tahlil yaparken kullandıkları araçlar, maalesef birebir aynı kaldı.

Haftaya buradan devam; Neo-Kemalizmin ne olduğunu ve nasıl anlamamız gerektiğini konuşacağız.