'Müslüm Baba'nın senaristleri: Umarım bir gün biz de böyle şeyler yaşarız

ECE KARAAĞAÇ

ece.karaagac89@gmail.com

O hiçbir zaman çocuk sahibi olmadı. Ama hayranları ona hep ‘Baba’ diye seslendi. Gerçekten de milyonların Müslüm Baba’sıydı o. 2013 yılında hayatını kaybeden usta şarkıcı Müslüm Gürses’in hayatı bir sinema filmi olarak karşımızda şu günlerde.

Daha vizyona girmeden adından söz ettirmeye başlayan ve başta Müslüm Gürses hayranları olmak üzere pek çoğumuzun merakla beklediği ‘Müslüm Baba’ filmi üzerine senaryoda imzası bulunan Hakan Günday ve Gürhan Özçiftçi’yle sohbet ettik.

İşte sohbetimizin ikinci kısmı. İlk kısmını buradan okuyabilirsiniz.

‘Muhterem Nur ilaç gibi gelmiş’

Kurgunun içinde ilerlersek, filmin ilk yarısında, sizin de dediğiniz gibi, günlük yaşayan ve içten içe aile özlemi çeken bir adam görüyoruz, ta ki Muhterem Nur’la karşılaşana kadar. Müslüm Gürses’in hayatına neler katmış Muhterem Nur? O ilişkiye bir de sizin gözünüzden bakmak isterim.

G.Ö: Valla Muhterem Nur ona aşkla gelmiş, ilaç gibi gelmiş, yeniden yapılandırmış ve yaşatmış. O olmasa Müslüm Gürses birkaç yıla kadar ölecekti belki de. Aşkını vermiş, aşk almış. Muhteşem bir şey yaşamışlar ve birbirlerini yeniden var etmişler. Muhterem Nur da çok yaralı bir kadın, çocuk yaşta tacizden tecavüze çok şey yaşamış, belki bir gün onun hayatını da izleme fırsatımız olur. Müslüm çocukken Muhterem Nur kariyerinin zirvesinde, sonra bazı sebeplerden kariyeri inişe geçiyor. Müslüm de aynı sırada yükselişte, bir şekilde birbirlerine takılmışlar. Öyle güzel bir şey ki! “Umarım bir gün biz de böyle şeyler yaşarız” dedirtecek kadar da özel bir şey yaşamışlar. Tabii ikisi de acısını çekmiş. Muhterem Nur hem fiziken hem de ruhen çekmiş. Zaten Müslüm Gürses de pişman oluyor sonradan.

H.G: Yanlış hatırlamıyorsam Muhterem hanım “Biz birbirimizi tamir ettik” diye tasvir ediyordu. Bu da demektir ki ikisi de tanıştıklarında kırıktı. Aslında bütün o birliktelikleri birbirlerini iyileştirme süreci bence. Herhalde bu da olabilecek en istisnai ilişkilerden biri. İki kişinin birbirini bu denli yoğun ve uzun bir süreç içinde iyileştirmesi…

Hakan Günday (Fotoğraf: Selen Özer Günday)

G.Ö: Müslüm Baba öldü ama Muhterem hanım yaşıyor ve ne güzeldir ki bu filmin yapıldığını gördü, bu filme vesile oldu. Hikaye devam ediyor aslında.

Filmde Müslüm Gürses’in alkolle ilişkisi, alkol alınca zaman zaman kendini kaybetmesi ve Muhterem Nur’u dövmesi hadisesi de görülüyor. Muhterem Nur’un bir televizyon kanalına verdiği söyleşiden hatırladığım kadarıyla birden fazla kez dayak yemiş üstelik. Ama bırakıp gitmemiş.

G.Ö: Arkasını görmüş demek ki. Savaşçı bir kadın Muhterem Nur. Önce kaçıyor. Ama ondan emin olunca bırakmıyor Müslüm Gürses’i. Bu şiddeti o nasıl algıladı o da var tabii. Bu konuda hiçbir beyanatı olmamış o zamanlar. Hâlâ “İyi ki karşıma çıktı, iyi ki onu sevdim” diyor.

Şiddeti anlamakla ona anlayış göstermek arasındaki sınır ortadan kalkmış sanırım. Ben kendi adıma Müslüm Gürses’in bunu neden yaptığını bir ölçüde anladım ama buna anlayış gösterecek durumda görmedim kendimi. “Ben olsam çıkar gider ve bir daha da dönmezdim” diye düşündüm. Aslında biraz da bu sebeple soruyorum.

G.Ö: Samimiyetine mi güvendi acaba? O durumun arkasında öyle biri olmadığını biliyordu galiba. “Birbirimizi tamir ettik” diyor ya, bir şeyin bozuk olduğunu kabul etmedikçe onu tamir de edemezsiniz. Demek ki biliyordu, böyle ifade ettiğine göre… Biraz da nesil farkı. Nesilden nesile değişiyor. Biz bunun biraz daha farkındayız.

Gürhan Özçiftçi
Gürhan Özçiftçi

H.G: Şiddetin tanımını her geçen gün daha net bir hale getirmeye çalışıyoruz. Bazı eylemler eskiden şiddet eylemi olarak tanımlanmazken şimdi biz onu bazen ceza gerektiren bir suç olarak tanımlıyoruz. Bugün psikolojik şiddetten bahsediyoruz, psikolojik baskının bir şiddet türü olmasından bahsediyoruz. Dolayısıyla bunun başka bir döneme ait olması yanında bir ruh halini getiriyor olabilir.

Ama şunu biliyoruz; ikisi de, Muhterem hanım da Müslüm Gürses de bu davranışın çok yanlış olduğunu biliyorlardı. İkisi de bunun farkında. İkisi de bunun bir an önce hayatlarından çıkarılması gereken bir davranış biçimi olduğunun farkında. Genelde böyle olmaz. Genelde bununla yaşanır. Bu durum kanıksanır, hayatın sıradan bir parçası olur ve bu şekilde hayatınıza devam eder, sonunda da göçüp gidersiniz. Ama ikisi de bunun mücadele edilmesi gereken bir davranış olduğunun farkında ve mücadele de ediyorlar bu durumla. Ve sonunda biri dönüştürülüyor, bir insan dönüşüyor. Başka bir insanın çok büyük desteği ve yardımıyla dönüşen bir insan görüyoruz.

Röportajı tamamlarken eklemek istediğiniz bir şeyler var mı?

H.G: Dediğim gibi, bu olağanüstü bir fırsattı benim için. Bu projeye beni davet eden Mine Öztürk’e, Yıldız Beyazıt’a, sonrasında bütün o macera içinde emeği geçen herkese çok teşekkür ediyorum. Gürhan’a çok teşekkür ediyorum. Bu çok uzun bir maceraydı. Müslüm Gürses’e doğru bir adım atabildiysek, izleyenlerin bir adım atmasını sağlayabildiysek ne mutlu bize. Onun o engin hoşgörüsüne dayanarak da eğer bir hatamız olduysa affola diyoruz.

G.Ö: Hakan’a tamamen katılıyorum. Onu onore edebildiğimizi düşünüyorum ve gurur duyuyorum. Emeği geçen herkese ben de teşekkür ediyorum. Hakan’la çalışmak apayrı bir tecbübeydi. Ama bir şeyi anlatmak istiyorum. Çünkü bu hayatımda sadece bir kere başıma geldi. Senaryoyu finalize ederken birkaç şey konuştuk, Hakan onları senaryoya uygulayıp gönderecekti. Saat gece iki filandı sanırım, Hakan’ın gönderdiklerini okuyordum. Fragmanda da olan “İçtim ben senin rakını” sahnesini yazmış. Hakan’ı aramak istedim ama adam uyuyor olabilir, sonunda dayanamadım aradım. “Bu nasıl bir diyalog, bu nasıl bir laf!” dedim. Birkaç defa böyle şeyler yaşadık. Hakan gibi kendi sesini bulabilmiş bir edebiyatçıyla çalışmak benim için çok keyifliydi. Zorlu ama güzel bir süreçti genel itibariyle. Seven de, sevmeyen de olacaktır elbette ama sonuç itibariyle ben kendimi iyi hissediyorum.

‘Müslüm Baba’nın senaristleri: Alışık olduğunuz bir yaradılış değil