Gençliğimizde “Şöyle dinliyorlarmış, böyle dinliyorlarmış,” duyardık. Telefonda bazı yabancı sesler kulağımıza çalınırdı, “işte oradalar,” derdik. Meyhanede yan masada oturanların ayakkabılarına bakardık: Sümerbank malı “Beykoz pabucu” giymişlerse, “Ha, bunlar sivil,” derdik. İçişleri Bakanı “Nefes alışınızı takip ediyoruz,” diye övünerek ilân ederdi. Bizler, “Böyle şey olur mu? Bak, kendi ağzıyla söylüyor!” derdik ama toplum oralı olmazdı. Oralı olanı da tahmin ederim, memnun kalırdı, “Devletimiz çalışıyor,” derdi.
Varsayımsal bir durum düşünelim: “dinleyiciler” dinlemişler, olmuş ya da olmak üzere bir “suç”a erişmişler. Diyelim ki işlenecek bir suçu önlemişler. Yetkililer ne yapıyor? Dinleyen ve olayı ortaya çıkaranları sorguya çekiyorlar. “Dinlemek için kimden izin aldınız?” diyorlar vb.
Dediğim gibi bunlar olabilir; bu işin nesnel bir etiğinin biçimlenmesi buralardan geçebilir. Ama bunu yapıyorum diye suçlu olduğu iddia edilen adamlara buket sunup iddia edenlere kelepçe takmak, incelemeye çalıştığım karmaşık sorunun yanında icra edilen tuhaf bir komedya oluyor. Üstelik, şimdi kelepçe taktığın adamlarla birlikte, iki gün önce, başka birilerini tutuklayıp yargılıyor idiysen, “bunun etiği ne olmalı” sorusuna verdiğin cevap da bellidir: “Ben yapınca iyidir, bana karşı yapılınca kötüdür.” Bu cevap sana çok makûl gelebilir ama dünyanın bunu yutacağı kanısında değilim.