Ahmed Arif’in “Otuz Üç Kurşun” şiiri yazılmadan önce meşhur olmuş bir şiirdir. Hikayesi ibretlik bir hikayedir. Absürttür, komiktir, trajiktir… Sadece bizim memlekette olur cinsinde bir hikaye… Şiir yayınlanmadan önce şairin başını belaya sokmuş. Şair kafasında yazmış, kağıda geçirmemiş, onu birkaç arkadaşına okumuş, tıpkı kutsal metinleri ezberleyip yaygınlaştıran “okuyucular” misali; bu vesileyle şiir kısa sürede belli mahfillerde bilinmiş. Kim artık kaç mısraını ezberlediyse birbirine okumaya başlamışlar.
Ahmed Arif, Van-İran sınırında kaçakçılık yapan otuz üç köylünün kurşuna dizilmesi emrini verdiği için yıllar sonra hakim karşısına çıkartılan General Muğlalı’nın yargılanması sırasında yazar şiiri ancak yayınlamaz. Güvendiği birkaç arkadaşına, dostuna okur o kadar. Kağıda geçirmez onu, biliyor yazılı halini bulurlarsa vay haline! Öyle güvenmediklerine de pek okumaz şiiri, yerin kulağı var her yerde, bunu da biliyor. Aldığı onca tedbire rağmen polis, Ahmed Arif’in pek yenilir yutulur olmayan, netameli bir şiiri olduğu haberini alır, “hele çekelim bu herifi karakola” derler, bakalım şiir “yazmamak” neymiş görsün! Evini basar polis, alıp götürürler. Suçu büyüktür; şiir yazmak değil, şiir yazmamak… Ama polis bu numaraları yutmaz. Basar sopayı, henüz yazmadığı şiiri yazdırmaya çalışır şaire! Hikayenin devamını Refik Durbaş’a anlatmıştı Ahmed Arif, şöyle:
Karakolda sabaha kadar döverler. ‘Oku’ derler şiiri, okumaz. Henüz hiçbir yerde şiirin tek satırı çıkmış değil, polis nereden biliyor böyle bir şiirin varlığını? Oku derler, şairde Kürt inadı var okumaz, işkence uzar, şairin ağzından tek mısra çıkmaz. Basarlar sopayı, falakaya yatırırlar, okumaz. Onlar dövdükçe şair ‘ölürüm de okumam’ diye inat eder. Biliyor şiir yoksa suç da yoktur. Sabaha kadar dayak atarlar, nafile…