Milliyetçilik tartışmalarına taze bir kan: İskoçya referandumu

 

ELÇİN AKTOPRAK*

elcinaktoprak@gmail.com

İskoçya’nın bağımsızlık referandumu tüm dünyada ilgiyle izlendi.

Benzer bir referandum niyetindeki Katalanlar ve Ortadoğu’daki gelişmelerle bağımsızlığa en yakın oldukları dönemi yaşayan Kürtler İskoçya’nın bağımsızlığını açıkça desteklerken, uluslararası sistemin ABD ve AB gibi düzenleyici aktörleri demokratik tercihlere saygının altını çizmekle birlikte İskoçya’ya aba altından sopa göstermekten kaçınmadı.

‘Fair play’ olsun niyetiyle iki sene önce David Cameron ve Alex Salmond’un düdüğüyle başlayan maçın ne kadar ‘fair’ oynandığı taraflardan birinin Birleşik Krallık olduğu düşünüldüğünde elbette tartışmalı.

Dar ve indirgemeci yorumlar

iskocya8
Fotoğraflar: Reuters

 

 

Öte yandan bu maçın iyiler ile kötüler arasındaki basit bir müsabakaya indirilerek taraf tutulması da devlet-milliyetçilik-ulusal kimlik üçlüsünün geleceğine dair öngörüleri ve tartışmaları kısıtlayıcı.

Tabii ki, İskoçya’yı Katalonya ve Kürdistan bağlamında son derece önemli bir rol model haline getirecek ortaklıklar söz konusu. Lakin buradan yola çıkarak, ‘Bakın İskoçlar kazanamadı, siz de kazanamazsınız’ demek ne kadar dar bir yorumsa, eğer bağımsızlık kazanılsaydı ‘Katalanlar ve Kürtler de kazanacak’ diye yorumlamak da o kadar indirgemeci olurdu.

Genel çıkarımlar yerine özgün koşullara bakalım

iskocya12Bağımsızlığa desteği Birleşik Krallık’ın sömürgeci ve neoliberal politikalarına karşı olmakla, bağımsızlık karşıtlığını da eski usul bir devlet-millet kutsamasıyla basit bir denkleme oturtmak, yaşanılan deneyimin devlet-milliyetçilik-ulusal kimlik ilişkisindeki dönüştürücü izlerini tartışmayı öteliyor.

Oysa İskoçya deneyimi, bu ilişkinin artık başka bir boyutta tartışılması gerektiğinin en önemli kanıtlarından biri ve milliyetçilik tartışmalarına taze bir kan getirecek. Bu nedenle genel çıkarımlarla taraf tutmadan önce İskoçya’nın kendine özgü koşullarına bakmak gerekir.

Gözden kaçan gerçek

iskocya5Tüm bu süreçte, en azından Türkiye’deki tartışmalarda, gözden kaçan önemli bir farklılık Birleşik Krallık’ın klasik bir ulus-devlet olmadığı gerçeği. Birleşik Krallık’ın sömürgeci geçmişine ve zihniyetine karşı İskoçya’nın bağımsızlığının desteklenmesini savunanlar, Westminster’dan referandum kararının çıkmasını sağlayanın tam da bu geçmiş ve zihniyet olduğunu gözden kaçırıyor.

İskoçya’nın bağımsızlığına dair bir referandumun Muhafazakar Parti döneminde gerçekleşebilmesi Londra’nın İngiliz milliyetçiliğiyle bezenmiş bir üniter devlet algısından azade olduğunun göstergelerinden biri. Öte yandan bu durum Londra’nın ince hesaplardan muaf olduğu anlamına da gelmemek.

Cameron risk aldı

(Fotoğraf: Reuters)Başbakan Cameron, İskoç Ulusal Partisi’nin daha geniş bir özerklik mi, bağımsızlık mı talebini referandumda sadece bağımsızlık çıtasına taşıyarak hem Birleşik Krallık için hem de kendi siyasi hayatı için önemli bir riski göze aldı. Bu riski alırken güvendiği nokta Birleşik Krallık’ta ve İskoçya özelinde halkın siyasete katılım oranının düşüklüğüydü.

Lakin referandum süreci bu hesabı alt üst etti, sadece İskoçya’da değil, Birleşik Krallık genelinde halkın siyasete aktif katılımı arttı. Bu katılımın oy oranlarına yansıması da dikkat çekici. 2011 İskoçya Parlamentosu seçimlerinde yüzde 50.6 olan oran, referandumda yüzde 84.6’dır. Kamuoyu yoklamalarındaki daha yüksek katılım beklentileri de göz önüne alındığında, ‘Nasılsa evet çıkmaz‘ diye alınan risk, ‘Ya çıkarsa’ korkusuyla ve İskoçya’ya daha geniş yetki devri vaatleriyle bitirildi.

Statükoyu devam ettirmek mümkün değil

iskocya6Özetle, hem siyasette hem de idari alanda statükoyu devam ettirmek artık mümkün değil ve bu yüzde 45’lik ‘Evet’in başarısıdır. Referandum İskoçya’da ve Birleşik Krallık’ta olduğu kadar benzer gelişmelere sahne olan tüm ülkelerde ve bölgelerde de siyaseti dönüştürücü kuvvetli bir etki ve itki, devlet-milliyetçilik-ulusal kimlik değerlendirmeleri açısından son derece önemli bir etken.

İskoçya’yı özgün kılan bir diğer unsur, İskoçya’nın Birleşik Krallık’a dahil olma süreci ve metodunun, İskoçya’yı hem ülke içinde Galler ve Kuzey İrlanda’dan hem de ülke dışında Katalonya ve Kürdistan’dan ayırması.

İskoçya, Britanya Kraliçesi hiç mirasçı bırakmadığı ve en yakın mirasçısı o dönemde İskoçya’nın başında bulunan VI. James olduğu için İngiltere’yle aynı monarşi altında birleşir ve bu birleşme 1707’de parlamentoların da birleşmesiyle sonuçlanınca krallığın adı Büyük Britanya Krallığı’na döner. Elbette ki 300 yıldır bu ‘birlik’ güllük gülistanlık işlemediği için bugün referandum gelmiş kapıya dayandı; ama referandumu bugün olanaklı kılan da bu ‘birlik.’

İspanya ve Türkiye’den farkı

Fotoğraflar: Reutersİskoç milliyetçiliği şekillendiğinden beri, tam da bu nedenle Birleşik Krallık hiçbir zaman İskoç ulusunu tanımazlık etmedi. Birleşik Krallık içindeki İrlandalılar, Galliler ve İskoçlar Kelt ulusları olarak kabul edilmekte; Londra’nın kendilerinden temel talebi Birleşik Krallık içinde kalarak Westminster ve monarşiye sadakat olarak şekillenmekte.

Bu talep merkez ile gerginliği ve Kuzey İrlanda örneğinde çatışmayı ortadan kaldırmadı; fakat gerilimin zeminini İspanya ve Türkiye gibi örneklerden de tarihsel olarak farklı kıldı.

İskoçya’nın sömürgeci geçmişi

iskocya11Referandum sürecinde göz ardı edilen bir unsur da, sömürgeciye karşı sömürülen denkleminde İskoçya’nın sömürgeci geçmişteki rolünün nerdeyse hepten unutulması, İskoçya tarihinin sadece 1984-85 grevine indirgenmesi.

Eğer Birleşik Krallık içinde bir ‘iç sömürge’ tartışması yapılacaksa, İskoçya’yı öne çıkarmak Galler ve İrlanda’nın hakkını yemek demektir.

İskoçya’da soylular ile burjuvazi İngiltere’de olduğu gibi erken bir dönemden itibaren birbirine eklemlendi ve bu sınıf Birleşik Krallık ekonomisine, ordusuna ve emperyal yönetimine de Gallilerden ve İrlandalılardan çok daha fazla entegre oldu. Merkezî hükümetin İskoçya politikası da her zaman Galler ve İrlanda politikalarına oranla daha fazla imtiyaz içerdi. Bu ayrıcalıklı tutumun nedenini İskoçya’nın İrlanda ve Galler gibi işgale değil, gönüllü uzlaşmaya dayalı birliğinde aramak, günümüzdeki referandum sürecini de bu çerçevede değerlendirmek yanıltıcı olmayacak.

Boşanılmak istenen kapitalizm değil, merkezi hükümet

Fotoğraf: ReutersEmek hareketi bölgede 19. yüzyıldan itibaren güçlenir, özellikle İskoçya’nın home rule taleplerini destekleyen İşçi Partisi’ne destek artar. Bu desteğin bölgede etkisini göstermesiyse Birinci Dünya Savaşı sonrasına denk düşer.

Dolayısıyla referandum sürecinde sıklıkla tartışıldığı gibi, 20. yüzyıl İskoçya’sında güçlü bir sosyal demokrat eğilim vardır ve referandumda ‘Evet’ oyu bir yandan da Muhafazakar Parti’ye duyulan tarihsel tepkiden beslenmiştir. Fakat İşçi Partisi’nin çeyrek yüzyıldır devam eden çizgisi de düşünüldüğünde, unutulmaması gereken bağımsızlık talebiyle boşanılmak istenilenin Londra olduğudur, kapitalizm değil.

Bu nedenle özellikle kendi kaderini tayin hakkını destek adına ‘sosyalist’ bir İskoçya imajı yaratmak da gerçeklikten uzak. Kendi kaderini tayin hakkını desteklemekten elbette vazgeçmeyerek, fakat bu desteğin içine ‘Nasıl bir yeni devlet’ sorusunu katmayarak taraf olmak sol ve milliyetçilik ilişkisini de güncel koşullarda yeniden düşünmeyi gerektirir ki, referandum sürecinin ulus-devlet-milliyetçilik tartışmalarına bir diğer önemli katkısı da bu noktada olacak.

Milliyetçi damar

iskocya hayir1
İskoçya’da merkezle ilişkilerin ekonomik seyrine göre milliyetçi taleplere verilen desteğin artması ve azalması da bir başka gerçek. Muhafazakar Parti’nin neo-liberal politikalarına duyulan nefrete 2008 krizi de eklendiğinde, merkezle atlatılamayan sıkıntıların merkezden bağımsız daha rahat atlatabileceği olasılığı bağımsızlık talebine yönelik desteği artırdı.

Fakat yine aynı nedenle, yani bu ‘iyi durum’un sadece bir olasılık olması endişesiyle de bağımsızlık kapıda bekletilmekte. İskoçya’da ‘Birlikte Daha İyi’ kampanyasının yürütücüsü Alistair Darling’in ‘Evet’ oyunun 2008 banka krizinden daha büyük bir kriz yaratacağına dair ‘sopa’sı bu bağlamda değerlendirilmeli; çünkü ‘Hayır’ın arkasındaki en önemli güç belirsizlik oldu.

Pek çok kez yazıldığı gibi, İskoçya’da referandum sonucunu belirleyen, kamuoyu yoklamalarındaki kararsızların belirsizlik karşıtı tutumları. Petrol gelirinden AB üyeliğine kadar bağımsız İskoçya için kağıt üzerinde çizilen olumlu tablo bir olasılıklar zinciri üzerine kurulu. Hedeflenen İskandinav tipi demokrasi, eğer AB üyeliği devam ederse, Londra sterlin kullanımının İskoçya’da devam etmesine ve petrol gelirlerinin İskoçya’ya akmasına ikna olursa gerçekleşebilecek.

Bunlar gerçekleşmeden elde edilen bir bağımsızlığın İskoçya’nın bugün devam ettirdiği eğitim ve sağlık politikalarını da tehlikeye atma olasılığı söz konusu ve AB üyeliğinin çantada keklik olmadığı AB tarafından defalarca dile getirilmişken, Londra’yla ekonomik ilişkilerin nasıl bir anlaşmayla çözüleceği belli değilken, sadece İskoçya’nın petrol zenginliğine vurgu yapmak ve sterlin kullanımından vazgeçilmeyeceğini belirtmek ‘Hayır’cıların işine yaradı.

En temel kazanım: Daha geniş yetki devri

Tüm bu süreçte İskoçya için en temel kazanım henüz referandum sona ermeden hem iktidardaki Muhafazakar Parti ve Liberal Parti hem de İşçi Partisi’nin daha geniş bir yetki devri için sadece İskoçya seçmenine değil, Galler, Kuzey İrlanda ve İngiltere’ye söz vermesi. Bu, yetki devrinin önümüzdeki genel seçimlerde bir rekabet malzemesi olacağını gösterir ki, bu da kazanımı derinleştirmekte.

‘Hayır’ bağımsız İskoçya’ya, İskoç ulusal kimliğine değil

Yukarıdaki tablonun da gösterdiği gibi, ‘Hayır’ bağımsız İskoçya’ya, İskoç ulusal kimliğine değil. Milliyetçilik çerçevesinde değerlendirdiğimizde referandumun İskoç ulusal kimliği içinde egemenliğe dair bir tartışma olduğu söylenebilir. Burada artık ulus olmak ve devlet kurmak denklemi tamamen ortadan kalkmakta, zaten uzun süredir milliyetçilik kuramcılarının kafa yorduğu bu duruma referandum tabandan gelen bir cevap vermekte.

Ulusal aidiyet evet mi hayır mı denkleminin ötesindedir ve bu nedenle merkezi hükümetler için referandum idari kaygıları bir süre ertelese de, ulusal kimliğe dair kaygıları güçlendirmiştir. Bir devletin ‘tekliğini’ değil, ‘birliğini’ nasıl sağlarız sorusu artık arka planda değil, açıkça tartışılmakta.

AB sopası olmadığı takdirde ‘birlik’ son derece kırılgan

avrupa birligi bayrakÜstelik bu tartışma göçmenler üzerinden değil, yeniden ulusal azınlıklar üzerinden gündemde. Özellikle AB üyesi devletler için AB sopası olmadığı takdirde ‘birlik’ son derece kırılgan. Bu sorunu artık çok-uluslu bir ulusu betimleyen liberal milliyetçilikle çözmeye çalışmak da yetersiz. Parlamenter birlik ve Britanya vatandaşlığı Birleşik Krallık’a yetmediğine göre, önümüzdeki günlerde vatandaşlık da yeniden tartışmaya açılacak.

Tartışmayı körükleyecek bir diğer boyut da, sınırlar sınırların kalkması tartışılırken artan yeni sınır çizme arayışları. Hem bir milliyetçilik kuramcısı hem de İskoç milliyetçisi olan Tom Nairn, İskoçya’nın bağımsızlığının klasik bir ulus-devletin değil, daha enternasyonal bir devlet inşasının başlangıcı olacağını savunuyor; bu bağlamda ortaya çıkacak yeni sınırların milliyetçiliğin daha zayıf bir belirleyen olduğu küreselleşme sonrası bir özyönetim modelinin temellerini atacağını belirtiyor. Bu nasıl bir model olacaktır sorusu da milliyetçilik kuramcıları kadar solu da ilgilendirmekte.

İşte tam da bu nedenlerle milliyetçilik kuramlarının uzun dönemdir yaşadığı kuraklığı giderecek bir süreç var karşımızda.

* Yrd. Doç. Dr., Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi, Uluslararası İlişkiler Bölümü