Laf kesene ne demeli?
L

Mustafa Alp Dağıstanlı
Mustafa Alp Dağıstanlı
Gazeteci. Kitapları: 5Ne1Kim? - Gazeteciliğin Mutfağından Sansür - Otosansür Hikayeleri, Bildiğin Gibi Değil - Osmanlı, Anekdotlar: Edebiyat Tarihimizden Anılar, Tanıklıklar

Laf söylemenin binbir yolu olur da laf kesmenin olmaz mı, onun da türlü türlü yolları var.

Bir tartışmada birkaç nedenle söz keseriz. Bazan aranızda tam bir hırt vardır ve ortama hakim olmak, sürekli kendi borusunu öttürmek, konuları kendi belirlemek ister, onun için durmadan laf kesiyordur.

Ama bazan da birinin sözlerine itiraz için laf keseriz. Sabırsızlık işte, bekleyemeyiz sözünü bitirmesini. Ama bu sabırsızlıkla, tartışmada yani düşünmede, ilerleyemeyiz, kendi düşüncemizi de tartamayız, bir kez daha gözden geçiremeyiz, yeniden ifade etmeyi deneyemeyiz, patinaj yaparız.

Kavgaya bile varabilir böyle tartışmanın, durmadan laf kesmenin sonu. TV kanallarında görürdük bu tür kavgaları, şimdi bir çözüm buldular: her konuşmacıya belli bir süre veriyorlar, o süre dokunulmaz sayılıyor, Trump’ın göçmenlere ettiği muamele reva görülüyor o dokunulmaz sınırı aşanlara. Bu sınır aşıldığında da bazan düpedüz kavga çıkıyor zaten.

TV tartışması bambaşka bir konu aslında, o ‘tartışma’ programlarına düzenli katılanlar da bambaşka mahluklar. (Bakın gördünüz mü, kendi lafımı kesip başka bir konuya geçtim!) Düşünsenize, çaylarını içip laklak ediyorlar, sanki ahbaplarına misafirliğe gitmişler, geniş geniş konuşuyorlar. Çay bardağı ne kadar derinse konuşmaları, düşünceleri de o kadar derin işte. Zaten katılanların konumları da belli, kimin ne diyeceği de sır değil.

Ne demiş Namık Kemal? “Barika-i hakikat müsademe-i efkârdan doğar.” Hakikatin şimşeği fikirlerin çarpışmasından doğar. Bu laklakalarda ise ne hakiki fikirlere rastlanıyor, ne hakiki çarpışmalara, yani tartışmalara.

(Bıraktığım yerden konuya döneyim.) Tartışmalardaki laf kesmelere tek-boyutlu bakmamak gerek. Söze hiç karışmamak, hele söz uzarsa, monoloğa çeviriyor konuşmayı; en azından sıkıcı. Uzarsa deyince … genellikle uzar zaten. Bazı müdahaleler, konuşana düşüncelerini daha iyi ifade etme, daha da açma fırsatı verebilir.

Bir konuyu anlamak, analiz etmekse derdimiz, araya girmeler ya da saplamalar buna dönükse ‘laf kesme’ ağır bir niteleme olur. Ama tabii, zırt pırt araya girip konuşanın anlatım, düşünce bütünlüğünü de dağıtmamak gerekir.

İstisnai bir durum

Anlamak dedim de aklıma geldi. Oldu epey yıl, dört kişi muhabbet ediyoruz. Konu Fransa Bisiklet Turu’na geldi. Bisikletçi bir arkadaşımız o sırada oradaymış, bizim masadaki arkadaşlardan birine anlatmış: “Bisikletler hızla geçiyor, insanlar yol kenarına diziliyor heryerde, bir neşe, bir heyecan, onlara bayrak sallıyor, destek veriyorlar. Nasıl bir şey bu?”

Bunu nakleden arkadaşım da eski bir milli sporcu. Anlamaya çalışıyoruz bisikletlilere heyecanlanıp yol kenarlarına dizilen insanları. Geldi aklıma, “Herhalde oyun kültürüyle ilgili” diyecek oldum, köpürdü bizimki. ‘Spor yüce, Oyun düşük, alelade’ diye düşündüğü anlaşıldı, veriştiriyor bana, spora oyun dedim diye. Yetmedi, sorguya girişti:

“Sen hiç spor yaptın mı?”

“Yaptım.”

“Nerde yaptınnn?”

“Amatör kümede futbol oynadım.”

“O da spor mu! Profesyonel düzeyde hiç spor yaptın mı, hiç profesyonel antrenman yaptın mı?”

“Yapmadım.”

“Sus o zaman! Konuşamazsın!. Bilmiyorsun! Spordan bahsedemezsin!”

Masadaki dört kişinin ikisi kadındı ve bizimki kadınlardan birini ilk kez görüyordu.

“Oyun da, oyun kültürü de yabana atılacak bir şey değil” dedim, Homo Ludens‘i duymuşsundur, Huizinga’nın kitabı…” diyordum ki müthiş bir azarla ve dersle karşılaştım:

“Bana kitaplarla gelmeeeee! Hiçbir işe yaramaz o kitaplar. Hayatı kitaplarla anlayamazsınnnnn.”

“Oyun’un nesi aşağılayıcı, anlamadım” diye geri döndüm, “en büyük spor organizasyonunun adı ne? Olimpiyat Oyunları. Oyunları.”

Neredeyse hiçbir cümlemi tamamlayamıyor, bir cümle kurmayı becersem de fikrimi minik bir bütünsellik kurup söyleyecek aralık bulamıyordum. Bizimki dersi bana veriyor, benim haddimi bildiriyor, ama kadınlara bakarak konuşuyordu.

Yaygın örnekler

İstisnai bir durum bu anlattığım, yaygın örneklerden gidelim. Tartışmalarda en iyi, yararlı laf kesme yollarından biri, soru sormaktır. Soru, düşünceyi geliştirme davetidir zaten, öyle algılanmalı, öyle muamele görmelidir. (Bu -meli, -malı da nerden çıktı şimdi? Olsa iyi olur, demek istiyorum.) Soru kutsaldır, soruyu severim, fakat bir konuşma sırasında bazan öyle sorular geliyor ki, kısa bir parantezle halledebileceğiniz gibi değil, uzun bir yanyola gireceksiniz ya da başka bir meseleye sıçrayacaksınız. Burada da bir hafifletici sebep bulabiliriz: öğrenme heyecanı.

Gündelik konuşmalarda, sohbetlerde (konu ciddi de olabilir, laylaylom da) … Ah bak, ‘laylaylom’ kelimesi sözlüklerde yok. Hayır, ‘lay lay lom’ yazılanı da yok. Ama “Lay Lay Lom” isimli iki şarkı var, birinin nakaratı şöyle:

“Lay lay lom galiba sana göre sevmeler
Hopa şinanay galiba sana göre sevilmeler”

İşte bu yaptığım da sık rastladığım laf kesme yollarından biri. Kafamın içinde dört dönen düşünme yaratıkları lafımı kesmeseydi, gündelik sohbetlerdeki laf kesmelerden, onların bolluğundan ve doğallığından bahsedecektim.“Lafı balla kesmek” diye belki de böylelerine derler zaten. Yine de, bu örnek, konuşulan konuyla bir bağlantı yakalıyor da lafı onunla kesiyor, değiştiriyor.

Tamamen bağlantısız laf kesmeler de var. Üç beş kişi bir konuyu konuşuyorsunuz, aranızdan biri birden tamamen başka bir konudan bahsetmeye başlıyor. (Demek bizi dinlemiyormuş zaten. Ya da kopmuş gitmiş.) Daha da harika olan, “Bir şey konuşuyorduk” deyince ya da der gibi baktığınızda, laf kesenin darılması.

Geçen gün başıma geldi, Arhavi’de Taraça meyhanesinde Şiir Akşamı düzenleyeceğiz (ilkini dün akşam yaptık), hazırlanıyoruz, birkaç kişi masa başında konuşuyoruz, ne bileyim, Nâzım Hikmet’in şiir macerasıyla ilgili bir şey anlatıyorum, bir arkadaş, biz hiiç konuşmuyormuşuz gibi, eline geçirdiği antolojiden bir şiir okumaya başladı bize. Kelime ağzımda yarım kaldı, neredeyse masaya damlayacaktı. Dönüp baktım. Kırıldı, bozuldu, kızdı… Sarmaladık dargınlığı tabii. Şiirden iyi bal mı var laf kesecek. Üretmek hem büyük ustalık ister hem büyük işçilik ve hem besleyicidir hem lezzetli.

Stoacıların öğütleri

Bu minik olay, Stoacıların öğütlerini getirdi aklıma. Şöyle formüle ediyorlar laf kesenleri dize getirecek, sizi de erdemli kılacak davranış biçimini:

“Galiba bir şey söyleyeceksiniz, buyrun” diye karşılarsanız laf keseni, ne halt ettiğini anlayıp susacaktır.

“Lütfen tamamlayın sözünüzü, ben sonra bitiririm” ya da “Çok istekli görünüyorsunuz, siz başlayın, ben sonra konuşurum” deyin de lafınızı kesen mahcup olup geri dursun.

Tamamen susarak kendinizi bir erdem abidesine çevirin, böylece lafınızı keseni abideye çarpmışa döndürürsünüz.

Şöyle utandırmayı da deneyebilirsiniz: “Fikrinizi dinlemek istiyorum ama niçin lafımı kestiğinizi anlamadım, sözünüz bitmediği için mi, benim söyleyeceklerimi duymak istemediğiniz için mi?”

Bir yol da şu: “İki saniye sizi bekleteceğim, tam bitirmemiştim.”

Çok güzel yaklaşımlar bunlar gerçekten de, ama zayıf noktaları yok değil. Birincisi, yazının başında sözünü ettiğim gibi bir hırt ya da benim arkadaşım gibi biri buradaki dokundurmaları hiç iplemeyebilir.

İkincisi, bir ortamda laf kesmeye hevesli birkaç kişi olabilir, hele konu ve tartışma ateşliyse. Siz bu yollarla birini durdurursunuz, ama öbürü bunu fırsat bilip (iki kişiyi ekarte etmiştir) sözü çalar.

Bir de tabii bu öğütlerin para etmeyeceği daha fantastik laf kesmeler var: Yine bir sohbet ortamı, biri bir konuda bir şey soruyor, daha doğrusu bir konuyla ilgili bilgi soruyor. Başlıyorsunuz anlatmaya, (hayır efendim, benim her konuyu cemaziyelevvelinden alıp anlatma tutkumla ilgili değil), henüz iki kısa cümle kurdunuz, soruyu soran kişi başka birine dönüp tamamen, tamamen diyorum, başka, bambaşka bir konudan söz açıyor. Tamamlanamayan cümleniz nereye gideceğini şaşırıyor, siz o cümleyle ne yapacağınızı bilemiyorsunuz, nasıl davranacağınızı kestiremiyorsunuz, utandırmak istemiyorsunuz, belki yeni açılan konuya ilgi göstermek iyi ama o çabuk geçişe hazır değilsiniz…

Şöylesi de var: Yine sıcak bir ortam, daldan dala ilerliyor sohbet, içinizden biri başlıyor kendi hikayesini anlatmaya, 37 kez dinlemişsiniz, o da 1441 kez anlatmış şimdiye kadar, ama tekrar anlatmak istiyor, çünkü yeni tanıdığı biri de gelmiş. Buna laf kesmek de denmez belki, laf çalmak, rol çalmak falan demek daha doğru herhalde. Aman be, ne denirse densin, yine de hakkıdır, yeniden anlatacak, yeni birine.

Gelgelelim, herkesin birbirini tanıdığı ortamlarda da insanlar muhabbeti kesip bu 38 kez anlatılmış hikayeyi 1443’üncü kez anlatmaya girişebiliyor. Bunu da anlayabilirim, peki. Dinleyenler de bozuntuya vermeyip dinleyebilir, bunu da anladık diyelim, nezaket diye bir şey var. Nezaket karşılıklıdır biliyorsunuz, dinleyenler de aynı hikayeleri defalarca anlattıkları için onlara nezaket gösterilir. Ama 999 kez bu hikayeyi dinlemiş insanların sanki yepyeni bir şey anlatılıyormuş gibi, merakını giderici soruları hayret ifadeleriyle sormalarını anlayamıyorum.

İşte bu merakı tükenmeyen, eskimeyen hikayeleri anlatmak için söz kesilebilir tabii. Nerden bileceğiz anlatacağınız hikayenin heyecanlı olduğunu, ilgimizi çekeceğini, merak uyandıracağını? İşi garantiye almak gerekir, heyecan garantili hikayeler var. Herkesin her zaman aynı meraklı hikayeleri anlatmayı sürdürürken merakla da dinlemesi gibisi var mı? Fıkra muamelesi yapıyorlar galiba hikayelerine, fıkralar eskimez ya. Eskimez eskimemesine ama iyi fıkra gediğine oturan taş gibi olduğunda makbuldür. Mesela bu yazıyı şu fıkrayla bitirmek uygun olmaz, di mi:

Çocuğun biri matematik derslerinde çok başarısızmış, bir türlü kafası almıyormuş matematiği. Sonunda anası babası çocuğu bir manastıra göndermişler. Üç beş ay sonra dönmüş çocuk evine, bakmışlar matematiği gayet iyi. “Nasıl oldu böyle?” diye sormuşlar. Çocuk demiş ki: “Vallaa, duvarda artı işaretine çakılmış bir adam görünce durumun ciddiyetini anladım.”