'Korku duvarı' ne anlama gelir?
'

Murat Sevinç
Murat Sevinç
Mülkiyeli. Anayasa hukuku, tarihi ve Türkiye'nin siyasal yaşamına odaklandı. 2017'de Barış İmzacısı diye üniversiteden atıldı. 2024'te iade edildi. Kitapları da var. Köşe yazısı yazmaya Radikal İki'de başladı, 2014'ten beri Diken'de.

MURAT SEVİNÇ

Nicedir sık işitilen ifadelerden biri, korku duvarı. Son olarak Ali Sunal’ın, TV gösterisinde deprem üzerine yaptığı kısa ve güzel konuşmanın ardından, bir kez daha yıkıldığı iddia edildi. Konu üzerine yorum yapan hemen herkes ve haber veren mecralar, korku duvarı metaforunu kullandı.

Korku son derece olağan bir durum, olgu, duygu. Aynı zamanda, içinde ‘insani’ geçen her yargı kadar toplumsal. İnsan toplumsal bir varlıksa -ki öyle- korkularımızı da öğreniyoruz demektir.

Küçükken hayvanlardan korkardım, kedi köpekten. Yaklaşmak istemezdim. Çocuğum bir kediyle büyüyor ve nerede bir hayvan görse sevmek istiyor.

Norveç’te doğup büyümüş biriyle Türkiye’de büyüyen ve hatta Türkiye’nin büyük şehrinde yaşayanla taşrasındakinin korkuları bir mi? Batı demokrasilerinde yaşamış bir insana, bizdeki ‘güvenlik görevlisi tedirginliği’nin nedenlerini anlatmak kolay mı? Peki varlıklı biriyle yoksulun korkuları, korktukları aynı mı?

Toplumsallık ve koşullarımızla ilgili bir halden söz ediyoruz. Öğrendiklerimizden, sınıftan, toplumsal ilişkilerden apayrı bir insanlık durumu yok ortada.

Ali Sunal tahammül etmeyi seçmedi. Yıllar önce Beyazıt Öztürk için de aynı şeyi düşünmüştüm; görebildiğim kadarıyla Ayşe öğretmenin anlattıklarına içtenlikle üzülmüş, ancak sonrasındaki büyük baskı ve saldırıyla başa çıkamamıştı.

Başkaca şöhretler de yıllardır şu ya da bu ölçüde tepki gösteriyor yaşananlara. Bütünüyle suskun kalanlar gibi, tahammül göstermeyenlerin de bir yaşamı, işi gücü, çoluk çocuğu var. Sesini yükseltenler, bunu akılsızlıktan, sahip olduklarını yitirme endişesi taşımadığından değil, başka türlü davranmayı hazmedemediği için yapıyor. Onları, öyle davranmaya yönelten düşünce, ahlak ve duyguya sahip oldukları için. Geçenlerde oyuncu Caner Cindoruk da iktidar kibrine tahammül edemeyip, AKP sözcüsüne tepki gösterdi ve “Beni de not alın” dedi, ardından epeyce saldırıya uğradı; dürüst biri belli ki ve başına gelecekleri göze aldı.

Deprem felaketi ve kamu yönetiminin de yurttaşla birlikte enkaz altında kalışına, insanın aklını yerinden oynatan tanıklıklara, dehşetli acıya, toplumsal ve siyasi trajediye birileri tahammül edemiyor, birileri de ediyor. Konuşanlar ile susanlar arasındaki fark için, korku duvarı dışında, daha açıklayıcı ve ikna edici sözcüklere ihtiyacımız var sanki. Zira belli başlı metaforlara gereğinden fazla başvurmanın ve tekrarın her davranışı meşrulaştırıp olağanlaştırma ihtimali var.

Korku hiç kuşkusuz olağan, çok korkmak da. O korkuyla yüksek duvarlar örmek de. Korkan insanlardan biriyim, ‘Korkanın anası ağlamaz’ öğütleriyle büyüdüm ve bugüne dek ‘cesurca’ sıfatını hak eden bir eylemim olduğunu düşünmüyorum. Korkunun ne olduğunu biliyorum, mesele bu değil.

Mesele, korkunun kalınca bir zırh haline getirilip bir parça karakter, dürüstlük, tanıklık gerektiren her durumda o zırhın kuşanılmasında. İnsanın o duvarı aşması teşvik edilmeli tabii, buna kuşku yok. Ancak muhayyel bir duvar, sorumsuzluk ve umursamazlığa meşruiyet kazandıran gerekçe haline getirilmemeli. Duvarı inşa eden, onu yükselten, tuğlalar dizilirken seyreden, o duvarı umursamayan ve hatta varlığından hoşnut olanlar da insan, yurttaş, toplumun bir ferdi. Korku duvarı da her duvar gibi, yalnızca onu aşmaya niyetli olanların önünde duruyor.

Korku duvarını aşma eylemini biraz önemsizleştirelim dilerseniz… Belki de yalnızca işini düzgün yapmak, mesleğinin hakkını vermek, asgari toplumsal duyarlılıkla hareket etmek yeterlidir. Fazlaca cesarete gerek olmayabilir.

Diyelim bir gazetecinin yalnızca gazetecilik etiğine uygun hareket etmesi, bir bilim insanının mesleğinin ve alanının saygınlığını gözeterek davranması, bir sanatçının karakter sahibi olması, bir siyasetçinin topluma sorumluluğunu içselleştirmesi… demokratik bir toplumsal düzenin selameti için olmazsa olmazlar değil mi? Bunlardan herhangi biri için, bir duvar aşmak şart mıdır? Mücella Yapıcı ve Can Atalay çok cesur mu, yoksa yaptığı işe ve kendine saygı duyan insanlar mı? Cezaevindeki sevdiklerimiz birer kahraman olduğu için mi, yoksa yalnızca dürüstlüklerinden, insani ve toplumsal değerlerinden ödün vermediği için mi orada? Ya da elimizi vicdanımıza koyalım, cenazesi bir hafta asfaltta bekleyen bir kadını, sınır geçmeye çalışırken boğulan bir bebeği, sivil ölüm koşullarına dayanamayıp yaşamına son veren bir KHK’liyi, bedeninde kurşun delikleri olan 12 yaşındaki bir çocuğu ve daha nicelerini, yalnızca ve yalnızca “Gördüm”demek için, herhangi bir duvarı aşmak şart mıdır?   

Korku anlaşılabilir. Böyle rejimlerin yarattığı atmosfer ise herkesin malumu. Yine de berbat koşulların varlığını ve insan üzerindeki etkisini teslim ederken suskunluğu olağanlaştırmaktan, görmezden gelmeye bahane yetiştirmekten kaçınmak iyi olur. Korkununki dahil, her duvarın harcını sorgulamakta yarar var. Aksi halde, çoğu zaman olduğu gibi korku ile süfliliğin, endişe etmek ile çıkarcılığın, gelecek kaygısı ile fırsatçılığın birbirine karıştırılması ihtimal dahilinde.

Yazı önerisi: Mücella Yapıcı’nınYeter artık’ başlıklı yazısı.

Bir ‘mahkeme’ notu:

Şu sıralar ilginç bir gelişme yaşanıyor ve imzacı meslektaşlarımızın bir kısmı, sürpriz bir biçimde ‘hukuka uygun’ davranan bir mahkemenin kararlarıyla işlerine iade ediliyor. Yargının ‘ileri derecede bağımsız’ olduğu ülkemizde hukuka-anayasaya uygun mahkeme kararı pek alışılmış bir durum olmadığından ve konuya ilişkin haberler ‘Barış Akademisyenleri görevlerine iade ediliyor’ diye verildiğinden, ilgili kamuoyunda ‘herkesin’ dönmekte olduğu yönünde bir kanaat oluştu. Oysa, imzacıların başvuruları birden çok idare mahkemesine paylaştırıldı ve şu ana dek ‘Ankara 21 İdare’ dışında iade kararı veren bir mahkeme olmadığı gibi çok sayıda ret var. Konu aynı olmasına karşın.

İade edilen sevgili meslektaşlarımızı, arkadaşlarımızı kutlayarak bu yanlış anlamayı gidermek istedim. Nihayetinde herkes dönecek kuşkusuz, bu başka konu.

HDP’nin kapatılma davasına ilişkin kısa bir not:

HDP hakkında süren kapatma davasının nasıl sonuçlanacağı bilinmiyor. Ancak görünen o ki seçim günü yaklaşırken bir kapatma kararı çıkabileceği yönünde endişeler var. 2021’de kaleme aldığım yazıyı buraya bırakıp yazının ‘kapanma’ başlıklı ‘7’nci maddesini’ bir kez daha hatırlatmak isterim. Parti, dava sürerken ‘kapanma’ kararı alırsa dava düşer.