Kış ne kadar uzun sürerse sürsün sonu bahardır daima
K

 

HÜRREM SÖNMEZ

hurremsonmez@gmail.com

2016’nın 31 Aralık sabahı bir yazı yazmıştım ve şöyle başlamıştım o yazıya: “Göğsümüzü sıkıştıran bir nefes alamama duygusu ile geçen bir yıl nasıl bitebilirse bu yıl da öyle bitiyor işte; soğuk ve karanlık bir sabah ile…Kar atıştırıyor dışarıda, ‘Kar yağıyor ve ben hatırlıyorum’ diyen büyük şair gibi geçmiş günleri düşünüyoruz. Maziyi hep güzel hatırlamak insana has marazi hallerden biridir. Lakin bu kez çoğumuz şundan eminiz; daha güzel günler gördüğümüz de oldu bizim.”

O satırları yazarken, yeni yılın ilk saatlerinin kana bulanacağından haberdar değildim elbette ve “Her ne olursa olsun yeni bir yılı karşılarken insan daima umuttan söz etmelidir, güzel temennilerde bulunmalıdır” diye düşündüğüm için umutla bitirmiştim yazıyı. Henüz bir gece kulubünde yeni yılı karşılayan insanlar öldürülmemişti.

Malum siyasi iklimi ağır bir ülke burası ama eskiden daha küçük günlük dertlerimiz de olurdu bizim, terk edilmek, işsiz ve parasız kalmak, hasret çekmek gibi.

Küçük şahsi mağlubiyetlerimizi, kimi hayal kırıklıklarımızı düşünürdük biten bir yılın muhasebesini yaparken. Oysa memleket büyük bir taziye evine ve açık bir cezaevine döndüğünden beridir, kendi küçük dertlerimizden konuşmaz olmuştuk, daha büyük ortak dertler hâsıl olmuştu zira.

2016 yılının son buz gibi sabahında pencereme konan kuşlara bakarken, saldırılarda yitip gidenleri, cezaevindekileri ve sevdikleri cezaevinde olanları düşünüyordum ben de işte .

Mustafa Kemal Güngör mesela; avukatlık ruhsatımı onun elinden aldım ben, 20’li yaşların başındaydım, o da genç baro yöneticimizdi.

80 darbesi öncesinin ‘iyi ahlaklı devrimci ağabeylerini’ hatırlatmıştı bana o zaman, “Sence bir avukat nasıl olmalı” deseler, böyle işte derdim; “Bizim kuşağın ‘Mustafa ağabeyi’ gibi, sakince gülümseyen, sabırla anlatan, bilgili, ağırbaşlı”.

İyi bir insan nasıl olmalı ise öyle. Özgürlüğüne kavuşacağı güne kadar, dost sofralarımızda Mustafa Kemal Güngör’ün insana güven veren tebessümü eksik şimdi.

Ya da Bülent Utku; o da bizim kuşak avukatların ‘Bülent ağabeyi’ ama yaşı olmayanlardan; yüzünde muzip bir delikanlı ifadesi. Tutuklanmadan daha bir hafta önce seçim broşürü dağıtırkenki azmini ve enerjisini özenerek izlediğim Bülent Utku, eksik şimdi adliye koridorlarında.

Akın Atalay eksik, Kadri Gürsel, Murat Sabuncu… Gözü karalığı, inatçılığı ile Ahmet Şık eksik. Hiç yüz yüze gelmesek de yazılarımı konuştuğum, mesajlaştığım, şakalaştığım Tunca Öğreten eksik…

Gazeteci, avukat, siyasetçi, öğrenci, memur… Şu anda binlerce insan özgürlüğünden mahrum, sevdikleri cezaevinde olanların hayatları eksik…

Milyonlarca insanın siyasi iradesi eksik…

Bu kadar insan ‘terörle mücadele’ gerekçesi ile tutuklu iken son bir yıl içinde yaşanan saldırılarda 300’den fazla insan öldü, siyasi iktidar her saldırının ardından “Terörün kökünü kazıma” vaadiyle, gazetecileri, siyasetçileri cezaevine gönderdi.

OHAL uygulamaları ile temel hak ve hürriyetleri kısıtladı. Cezaevine uğurladığımız düşünce suçlusu dostlarımız ise tertemiz gülümseyerek baktılar hep bize giderken, hep başları dik el salladılar, haklı olduğunu, doğruyu savunduğunu bilenlere mahsus bir sükunet ile teselli ettiler bizi.

Her devrin kazananı olma hırsı ile âhlâktan ve erdemden vazgeçenlerin, şahsiyetlerini ve haysiyetlerini kirli bir ikbâle tahvil edenlerin karşısında galibiyet bu değil midir aslında. Bir nehrin akışına mâni olamamak gibidir, umutsuzluğun içindeki umudumuzdur bu.

Ben 31 Aralık sabahı yazdığım yazıyı pek sevdiğim bir Divan Edebiyatı gazeli ile bağlamıştım şöyle der Nâbi;

“Bağ-ı dehrin hem hazanın hem baharın görmüşüz

Biz neşatın da gâmın da ruzgârın görmüşüz”

Bu dünya bağının kederli zamanlarını gördü isek mutlu günleri de görecektik elbet. Kış ne kadar uzun sürerse sürsün sonu bahardır daima.

Lakin 2017’nin ilk sabahında yine ölen insanlara, yakınlarını kaybedenlerin acısına bakıyorduk. Bizim yeni yıla dair güzel dileklerimiz, umutlarımız boğulup gidiyordu silah sesleri arasında.

Reina saldırısının ardından artık her kelimesini ezberlediğimiz ‘birlik ve beraberlik’ vurguları sıralandı.

Oysa biz uzun zamandır ne ‘bir’ idik, ne de ‘beraber’. Çünkü saldırıdan önceki günler boyunca okullarda yeni yıl kutlamalarının yasaklanmasına dair tebliğler, temsili Noel Baba bıçaklama haberleri, yılbaşı ve Noel kutlayanların nasıl da lanetli olduğu açıklamaları düşüyordu önümüze.

El kadar çocukların sınıflarını süslemekle, yapacağı yılbaşı çekilişi ile yozlaşacağını savunanlar ile, o çocuklar taciz edildiğinde üstünü örtmeye çalışanlar aynı zihniyete mensuptu.

Dini, imanı dillerinden hiç düşürmediler ama iyi ahlakı yücelttiklerine hiç tanık olmadık. Hiç ölmeyecekmiş gibi bu dünya için çalışmaktan rantçılığı, mal, mülk hırsını; yarın ölecekmiş gibi öbür dünya için çalışmaktan ise kendilerinden olmayanın başını ezmeyi anladılar.

Kendileri cennete gidecek diye dünyayı cehennem kılmaktan hiç çekinmediler.

Bu saldırının yeni yılı kutlayanları cezalandırmak, gözdağı vermek için yapıldığını veya siyasi iktidarın ve yandaş medyanın bu saldırıdan memnuniyet duyacağını düşünenlerden değilim ben.

Lakin bilmek için âlim olmaya gerek yok; İslamcı terör geniş kitleler tarafından kabul göreceğini bildiği argümanlar üzerinden kendini var eder. Ayrımcılığı ve nefreti körükleyen dilin egemen olduğu topraklarda yeşerir.

Sizin her nefret söyleminizde bir Müslüman genç, bir adım daha yaklaşır eline silah almaya, her ‘dini hassasiyetlerimiz’ cümlenizin ardından kendi vecibesini düşünmeye başlar.

Doğrudur, bu eylem birlik beraberliği, toplumsal huzuru hedef aldı.

Lakin toplumsal huzur ve birlikte yaşama hukukumuz uzun zamandır ağır yaralı, bombalardan ve uluslararası komplolardan daha önce sizin zehirli kelimelerinizle, yargıyı alet ettiğiniz düşman hukukunuzla…

Devleti yönetenler “Vatan için şehit gerekir” diye dursunlar, aylık 1300 lira kazanan güvenlik görevlisi ile o parayı bir yılbaşı gecesi eğlencesinde harcayabilecek olanın aynı yerde, yan yana ölebiliyor olması değildir bu toprağı vatan yapacak olan.

Erdem sahibi olmak, yaşadığı ülkeyi seven insan olmak ‘beraberce huzur içinde yaşama hakkını’ telaffuz edene el uzatmayı gerektirir ama o huzur dar ağaçları vaat ederek, yeni cezaevleri inşa ederek, insanları birbirine düşman ederek gelmeyecek bu topraklara…