Kıbrıs Türk futbolunun büyük ismi Galliga‘nın (Hüseyin Alder) aziz anısına…
Kıbrıs, KKTC, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti hakkında fikri olmayan yoktur. Bilgisi olmayan ise çoktur. Türkiye’de genellikle hamasi nutukların konusu olduğundan, hakkındaki rivayet de boldur.
Hepsi bir yana, bu yazıyı okuyacaklar içinde gidip görmüşlerin az olmadığını tahmin ederim. Türkiye’ye benzeyen, ancak çok da benzemeyen; ortak kültüre sahip gibi görünen, ancak çok da sahip olmayan, dili aynı, ancak diyalekti farklı bir memleket, Kıbrıslıların toprağı.
Türkiye’deki çoğu gelişmeden, mütemadiyen ‘arka bahçe’ muamelesi görmekten, buradaki siyasetin ve muhtelif ilişkilerin ülkelerine verdiği hasardan haklı olarak şikâyetçiler. Ortalama yurttaşın demokrasi bilinci Türkiye’ye göre daha yüksek…
Örneğin, memnun kalmadıkları Tatar’ı ilk seçimde değiştirdiler, rekor oy farkıyla. “Sen olmasan biz ne yaparız, kelinde saç olayım” filan demediler.
Örneğin, Türkiye’deki ‘saat’ uygulamasına kendi ülkelerinde bir yıl tahammül edip protestolar sonrasında yaz saati-kış saati uygulamasına döndüler. Türkiye ahalisi ise yıllardır ‘ağlaşmak’la meşgul ki demokrasi fukaralığı böyle anlarda daha görünür oluyor.
Bu yazı KKTC’nin sade bir yurttaşı üzerine. Daha doğrusu, çok hoşuma giden bir ‘kalecilik-futbol’ sevgisi ve serüveni hakkında.
Mustafa Hacımuratlar, Mağusalı. 70 yaşında bir delikanlı. Yedi göbek Kıbrıslı, Mağusa’nın en güzel köylerinden Yedikonuk’tan (Rumca adı, Eptakomi).

Köyden birkaç kilometre yürüdüğünüzde ulaştığınız Yudi Dağı’nın eteği, kuzeye, Türkiye’ye doğru bakıyor. Çok güzel bir coğrafya ve büyük ölçüde sakin, az dokunulmuş. Ahali her az dokunulmuş güzelliğe bizimkilerin otel konduracağı endişesiyle bakıyor ki haksız değiller, çünkü yapılıyor. Oteller, şehirlerin yapısıyla bağdaşmayan rezidans gökdelenler, villa istilasındaki yeşil alanlar vs.
Mustafa Hacımuratlar’ın çocukluğu köyde geçmiş. 1956 doğumlu. İlkokulu Yedikonuk’ta, ortaokulu komşu köy Mehmetçik’te, liseyi Lefkoşa’da okumuş. 1974 ile 1976 arasında Türkiye’de üniversiteye devam etmiş. Yıldız Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği Bölümü’ne.
Öğrencilik yılları, kendi tabiriyle ‘çok karışık olayların zamanlarında’ geçtiği için eğitimini mecburen yarım bırakıp Kıbrıs’a dönmüş. Döner dönmez askerlik, 1976-78.
Askerlik sonrası evlilik ve iki çocuk. Kooperatif Merkez Bankası’nın işletmesi DENKO Denizcilik İşletmesi’nde 18 yıl denizcilik taşımacılığı, ardından özel bir denizcilik firmasında geçen yıllar, 2010’da emeklilik ve ‘köydeki toprak işleri’yle bugüne dek süren uğraş.

Futbola ne zaman ve nasıl başladığını sordum; “1960’ların başında, büyüklerin artık kullanmadığı topları yarıp içini çaput doldurarak” dedi. O yıllar Kıbrıs Cumhuriyeti dönemi. Altı-yedi yaşındayken, Mağusa’dan köye bir plastik top hediye gelmiş ve o topun hatırına köyün takımını kurma ayrıcalığına sahip olmuş.
Mahalle futbolunun değişmeyen kuralıdır, topu olan takımı kurar. (Söyleşi esnasında ‘torun’ sohbete giriyor ve “Ya iki kişinin topu varsa?” sorusunu yöneltiyor!)
Bu yıllarda Kıbrıs’ta ortalık henüz çok karışık değilmiş. Henüz Kanlı Noel öncesi; ancak 1963 sonrasında dahi Mustafa’nın köyünde Rumlarla maç yapılabiliyormuş, her ne kadar mahalleleri ayrı da olsa aralarında bir çatışma yokmuş: “Rumlarla da maç yapardık, ikimizin ayrı takımı vardı, bir defasında Barış Gücü’yle de maç yaptık hatta.” Köyde 74’e dek karşılıklı bir zarar yaşanmamış: “Korku vardı ama hiçbir zarar olmadı bizim köyde.”

14-15 yaşlarındayken köy takımının ‘kalesini devralmış’ Mustafa. Yedikonuk Spor Kulübü’nün. O dönemde Türkiye’de doğru dürüst saha yok, Kıbrıs’ta da yokmuş.
Peki nerede oynamışlar? Yanıt, arsa futbolundan haberdar olanlara tanıdık gelecektir: “Hiçbir zaman çim sahamız olmadı, köye yakın olan tarlaları biçildiği mevsimde kendimiz düzeltirdik, taşını toplardık, yaz sezonunda top oynardık, kış gelince adam tarlasını sürerdi, ilk başlarda belli bir yer yoktu, boş bulduğumuz tarlayı saha yapardık, nizami olmazdı.”
Tarlaya kendileri kale direği koyarmış ama tarla sahibi istediğinde direkleri söküp atıyormuş, seyyar bir lig haliyle. Rumlar 1974’te yaşananların ardından köylerinden ayrılmak zorunda kalıp Güney’e göçünce, en düzgün tarla saha yapılmış, köy mezarlığının yanında. Bu artık nizami bir sahaymış.
1974’ten sonra Gayrifedere Lig başlamış. Bizdeki karşılığı ‘amatör lig‘. KKTC futbolu üç bölgeye ayrılmış. Bölgeler arasında ulaşım çok zor olduğu için takımlar üç ayrı bölgede toplanmış; Doğu Bölgesi, Mesarya Bölgesi ve Batı Bölgesi. Bunlar Gayrifedere Ligin parçası. Kıbrıs Türk Federe Devleti‘nin futbol bölgeleri (1983’ten itibaren KKTC).
Mustafa, Doğu Ligi’nde oynamış. Yaklaşık 10 köy takımı var ligde ve her lig kendi içinde mücadele ediyor. Maçlar ‘normal lig bitince’ başlıyormuş. O sırada 1. Lig var, henüz Süper Lig yok. Köy takımları maçlara başlayabilmek için 1. Lig’in bitmesini bekliyormuş ki ligde oynayan futbolcu köyüne gelsin ve Gayrifedere Lig’in köy takımında oynayabilsin.
Futbolcular para filan almıyormuş tahmin edilebileceği gibi. Dedi ki: “Herkes kendi malzemesini kendisi alırdı, biraz tüccardan yardım toplardık, hakemlerin parası vs. oradan karşılanırdı (hakemin yol parası), formayı kendimiz yıkar, ayakkabıyı kendimiz alırdık; ben Türkiye’den buraya cebimden bilet keser gelirdim!”

1974 ile 1976 arası Türkiye’de okuyan Mustafa, futbol aşkı ve köy takımına bağlılığı nedeniyle ‘önemli maçlarda’ kaleye geçmek için İstanbul’dan gelip ertesi gün dönüyormuş. THY’nin o dönemki küçük uçaklarıyla. Diğer maçlar için bir yedek kaleci varmış tabii.
Hep kalecilik yapmış, ‘içeride oynamayı’ sevmemiş. İyi kaleciymiş: “Çok hareketliydim, çok atiktim… kurtarışlarım çok iyiydi.” İdolü, Galatasaray’ın kalecisi Yasin Özdanak’mış: “Hatta Yasin’in sarı üzerine kırmızı ‘1 numara’ forması vardı, aynısını yaptırmıştım… zaten Galatasaraylıydım… Yasin hava toplarında, Nihat yer toplarında çok iyiydi.”
İstanbul’dayken takımının maçlarını hiç kaçırmamış. O yıllarda maçlar İnönü’de, tek saha var.
Gayrifedere Lig’de 10-12 civarında maç yapılıyormuş. Şampiyon olunca ödül var mıydı? Varmış: “Mesela birinci ya da ikinci geldik diyelim, taraftarlarımız -ki onlar da fakir insanlardı- aralarında para toplayıp kuzu alır ve parti yaparlardı, bize verilen en büyük hediye buydu.”
Maçlara seyirci geliyormuş, tribün olmasa da tezahürat eksik değilmiş. Köy takımının varlığını bugün de sürdürüyormuş, 1974 sonrası Türkiye’den gelen ailelerin orada doğup büyüyen çocukları içinde futbol meraklısı çokmuş: “Biz oynarken Türk nüfusu 250’ydi, Rumlar kalabalıktı ama 250 kişi nüfustan iki takım çıkarırdık, o kadar futbol seven çocuk vardı.”
O çocuklardan Türkiye’ye transfer olan var mı? Olmamış: “İşsizlik dönemiydi, büyüyen çocuklar Kıbrıs’ı terk ederdi zaten, o zaman İngiltere’ye giderlerdi, mesela benim oynadığım arkadaşların çoğu sonra İngiltere’ye gitti.”
Mustafa’ya göre köy takımlarının varlığını sürdürmesinin çok önemli bir nedeni, futbolun köydeki en önemli sosyal faaliyet oluşuymuş: “O zaman yapacak pek bir şey yoktu köyde, o yıllarda voleybolu, basketbolu bilmezlerdi, yatkınlık da yoktu ama futbola herkes hastaydı, şimdi de öyle.”

1950’lerin sonundan itibaren Türk takımlarının Ada’ya gelip maç yaptığını da bu söyleşiyi sayesinde öğrendim. Maçlar, Lefkoşa’daki meşhur Taksim Stadyumu’nda oynanmış.
Türkiye’de oynayan bir-iki şöhretli Kıbrıslı futbolcu da olmuş. Samsunspor’da oynarken 1989’daki trafik kazasında iki takım arkadaşıyla birlikte yaşamını yitiren Mete Adanır ve 1970’lerde uzun süre Bursaspor’da kalecilik yapan Osman Uçaner gibi.
Mustafa bir maçı özellikle anlatmak istedi:
“Benim bir maçım vardı, Büyükkonuk köyüyle bir maç, Mağusa Türk Gücü’nde oynayan Galliga (Hüseyin Alder) lakaplı bir oyuncu vardı, o yıllarda Kıbrıs’ın en iyi oyuncusuydu, Rumlarda da yoktu öyle oyuncu, hatta Rumlar para karşılığı kendi liglerinde de (Paralimni’de) oynatmışlardı Galliga’yı… 1. Lig bitince gelir Gayrifedere Lig’de oynardı…
İşte bu Galliga o maçta oynadı, hepimiz çekindik tabii, hatta kabul etmek istemedik ama adamların takımı 11’i tutturamayınca hem Galliga hem de ‘Migro’ Yaşar’ın oynamasını mecburen kabul ettik. Maçı 3-1 kazandık. Galliga çok sert şut atardı, hızlıydı. Ben de çelimsizdim. 18’in üzerinde ayağına bir top geldi, öyle bir şut attı ki, tam köşeye gider, uçtum, topu tuttum, yere düştüğümde kale çizgisine kadar sürüklendim ama kurtardım. Koşarak yanıma geldi, kaldırdı, öptü ve sonra beni Mağusa’ya getirmek için çok uğraştı, kabul etmedim.”
1. Lig kulüpleri para veremeseler de şehre gelen gençlere iş bulurmuş, evleneceklerinde düğüne, eşyaya yardım edermiş. Çoğu oyuncu kulüpleri sayesinde iş sahibi olmuş. Mustafa ise köyünü terk etmeyi hiç düşünmemiş.
Söyleşi, çok güldüğüm bir maç anısıyla bitsin: Kumyalı köyü yeni bir takım kurmuş, ilk maçı Yedikonuk ile yapmışlar. Hatta maçtan önce sahayı birlikte düzeltip çizgileri birlikte çizmişler. Yedikonuk, maçı 7-0 kazanmış!
Maç sonrası: “Adamlar sinirlendi, ilk maçtan sonra kulübü de sahayı da kapattılar. Bir süre sonra sinirleri geçince takımı yeniden kurup sahayı da açtılar.”
Askerlik sonrası işe girip bir de aileye karışınca Mağusa’ya taşınan Mustafa Hacımuratlar’ın futbol macerası sona ermiş. Futbol sevgisi ve Galatasaray taraftarlığı ise bâki.
Not: Bugünü merak edenler için, Kıbrıs Türk Futbol Federasyonu (KTFF) sayfası.