Asgari ücret tartışmalarında en adilane veya dürüst olarak görülebilen savunma sözcüğü “insanca yaşama uygun düzeyde ücret” sloganıdır gibi gözükmektedir. İlk bakışta kulağa oldukça hoş gelen bu slogan uygulanamayacağı gibi, aslında anlamlı bir ölçüt de oluşturmamaktadır. Zira asgari ücret ile ilgili mevzuatta da zaten bunlar yazılıdır.
O halde yazılı olan şey ne diye dillendirilir ki! Demek ki, her yazılı olan kural uygulanmıyor. Niçin uygulanmıyor? Çünkü güç ilişkisi ve sanayinin verimsizliği uygulamayı engelliyor. Peki, eğer sanayi verimsiz ise bu kârlar nereden geliyor; son dönem iktisat yazım ve söyleminde önemli bir yer işgal etmiş olan “timsah çenesi” anlatımı nereden gelmektedir?
Başka bir deyişle, zaman içinde ücret gerilerken kârların yükselişi nereden kaynaklanmaktadır? Demek ki, genel verimsizliğe rağmen emek-sermaye çatışmasının bir başka cephesi burada devreye giriyor. Önce genelde ortaya saçılan bazı grafiklere bir göz gezdirelim. Yukarıda vermiş olduğum görüntüyü bu kez de ücret ve verimlilik bağlamında ele alıyoruz. Hemen tüm anlatım ve görüntülerde emek verimliliği ile ücret düzeyi arasında son yıllara doğru giderek açılan bir makas izlenmektedir.
Bu demektir ki, ücretlerin genel artış düzeyi verimlilik artış düzeyinin altında seyretmektedir. Başka bir deyişle, emekçiler verimliliklerinin karşılığını alamamaktadır. Yani emekçiler asgari ücret pazarlığı değil de ücret pazarlığı yapmış olsalar daha yüksek gelir elde ediyor olabilirler.
Hal böyle ise, nasıl oluyor da emek verimliliği ile ücret artışı arasındaki farkını bilen ulema, asgari ücret düzeyi ölçütü olarak emek verimliliğini değil de “hiç değilse insanca yaşama koşulları” gibi gayet afaki bir kriteri öne sürmektedir? İktisat uleması kimin yanındadır: emekçilerin mi, yoksa patronların mı?