
MURAT SEVİNÇ
Sevgili Can Atalay’ın doğum günü kutlu olsun…
Kifayetsiz muhterislerin sahne performansları, kimin hangi partiye katılıp yakasına rozet iliştirildiği, kimin hangi bölgeden vekil aday adaylığı için başvurduğu kadar konuşulmasa da Türkiye’nin muhtelif bölgelerinde ve İstanbul’da şiddetli deprem(ler) bekleniyor ve konuya ilişkin kimin ne yaptığını tam olarak anlamak mümkün değil. Ülkenin böyle bir gerçeği yokmuş gibi, başkaca büyük felaketler yaşamayacakmışız gibi, yakın ya da orta vadede, örneğin İstanbul’da on binlerce insan enkaz altında kalmayacakmış gibi davranılmasını tanımlayacak bir sözcük bulmakta zorlanıyorum. Üstelik son depremin enkazı henüz kaldırılmadı.
Burada, ‘planlar’ açıklayan, asıl hayati önlemleri seçim sonrasında alacağını tahmin ettiğim İstanbul belediyesini ayrı bir yere koyuyorum. Ancak İBB de o planları ve başkaca neler yapılabileceğini halka henüz yeterince anlatamadı.
Lafı dolandırmadan yazmalı; deprem şehri İstanbul’da milyonlarca yoksul-dar gelirli yurttaş çaresizlik içinde depremi bekliyor. Ve yine aynı açıklıkta eklemek gerekir; bu konuyu ana gündem haline getirmeyen siyaset esnafından hayır geleceği kanısında değilim. Kendimizi bildik bileli ‘milli güvenlik’ ve ‘beka’ diyerek kafa ütüleniyor, özgürlükler yok ediliyor bu memlekette ve gerçek bir beka sorunu varsa şimdi onu yaşıyoruz işte.
Türkiye için beka sorunu, yarım akıllı zibidilerin yaygarasını yaptığı gibi, örneğin anadilde eğitimin bir hak olarak tanınması ihtimali değil, İstanbul ve İzmir gibi şehirlerini depreme dayanıklı hale getirmemek; doğu illerindeki bir depremde can vermiş on binlerce insanını enkaz altından çıkaramamaktır.
Halka doğru dürüst çadır dağıtılamayan bir ülkede, Erke Dönergeci kafalılar oturmuş Mavi Vatan gevezeliği yapıyor, bölücülerden bölücü hainlerden hain beğeniyordu birkaç ay öncesine dek. Çadırın yok senin çadırın, insanını enkazdan çıkaramıyorsun, yardım hizmetini bile -neoliberalizmin mucitlerini mezarında hoplatacak şekilde- şirketlere havale etmişsin; budur beka sorunu, güvenlik sorunu, insanların özgürce yazıp çizmesi, konuşması değil. Saniyeler içinde gerçekleşen bir depremde kaybettiğimiz insan sayısı, kırk küsur yıldır devam eden ‘terörle mücadelede’ yaşamını yitirenlerden çok daha fazla. Ve hâlâ ‘beka’ denildiğinde bundan salt teçhizat satın alıp sağa sola efelenmeyi anlayan, başkaca bir şey üzerinde düşünülmesini dahi imkânsız hale getirmeye çabalayan kalabalıkça bir güruh var.
Size ne yazık ki İstanbul’dan yazıyorum muhterem okur. Burada yaşanan çılgınlığa gün gün tanık olan, yaşadığı evin yer aldığı site kentsel dönüşme gireceği için kendisi de o çılgınlığın ortasına düşmüş bir yurttaş olarak. İstanbul’da yaşamayanları neden ilgilendirsin bu şehir, memleketin 80 ili İstanbul şımarıklığı dinleyerek geçiriyor ömrünü. Doğru, ancak ne yazık ki nüfusun dörtte biri bu mahvedilmiş şehirde, sanayi ve ticaret buraya yığılmış durumda ve hâlâ yerli-yabancı göç alıyor. Ben çocukken, yani 1970’lerdeki nüfusun altı katı insan, o kadar da büyük olmayan bir coğrafyada sıkışıp kalmış halde. Türkiye’nin müteahhit kafalı sağcılarının ‘Bize plan değil pilav lazım‘ ihanetinin sonucunda. Aman yanlış anlaşılmasın bu cümle, zannedilmesin ki beton/asfalt severlik salt sağcıya özgü, plan düşmanlığı 1960’lar sağının söylemi olsa da solcuların elindeki yerel idareler de bu konuda hiç iştahsız olmadı.
Doğup büyüdüğüm bu şehirde, şu yaşıma dek böyle anormal bir ortam hatırlamıyorum. Büyük bir insani ve toplumsal kriz yaşanıyor. Yalnızca gözlemlediklerimi aktarıyorum:
Çevremdeki herkes telaşlı, ne yapacağını bilmez halde. Oturduğunuz site ya da apartmanda bir denetim/inceleme talep etmeli misiniz? Anlaşılabilir kararsızlıklar yaşanıyor bu konuda. Maraş depremi ardından İBB’ye on binlerce başvuru olmuş, belli ki zaman alacak. Binanızda bir kişinin başvurusu yetiyor. O başvuruyu yapanların bir kısmı hakikaten telaşlı ve doğrusunu yapıyor. Ancak bir kısmı, binanın bir an önce kentsel dönüşüme girmesini istiyor, çünkü evinin değeri iki-üç katına çıkacak. Buna mukabil, yapının sağlamlığından kuşku duymayanlar, bundan yana değil. Özellikle yaşını başını almışlar, taşınmak istemiyor. İstese, gidebileceği bir yer yok. İstanbul’da yüzüne bakılabilir ve yine eski binalardaki dairelerin kirası 20 bin lira civarında. Bina gençleştikçe 30, 40 şeklinde artıyor. Şaka değil, ortalama muhitlerdeki yeni ‘3+1, ıslak zemin kalebodur‘lardan söz ediyorum. Emlakçılar, müteahhitler ve ev sahipleri, İngiliz hükümdarı havasında. Bir de avukatlar tabii, çünkü şu manzara aynı zamanda sayısız yeni dava demek. Çıkmayan kiracılar, ödenmeyen kiralar, kirayı üç kat artırmaya çalışanlar… hepsi mahkemelik. Daha da artacak.
Apartmanlarda kavgalar yaşanıyor, komşular birbirine düşüyor. Geçenlerde bir yakınımız, ev arayışı esnasında sinir krizi geçirip hastaneye kaldırıldı. İstanbul’da ortalama gelir sahibine vadedilen şu: Bütün gün çılgınca çalışıp eve en hesaplı yolla dönecek ve başkaca hiçbir harcama yapmadan, evinde oturarak kira gününün gelmesini bekleyeceksin.
Diyelim, inceleme talep ettiniz… Özel şirket yaparsa çok pahalı, belediye geç geliyor. Birkaç inceleme yordamı var, bizden ‘karot’ aldılar, berbat bir işlem, eviniz delik deşik oluyor vs. Sonuç neye göre belirleniyor? Meşhur bir yönetmelik var, 2018 Yönetmeliği olarak biliniyor camiada. Önce AFAD’ın, Bina Deprem Yönetmeliği’ne ve önceki düzenlemelere yer veren sayfasını şuraya ekleyeyim. Konunun geçmişi hakkında bilgi veriyor. Bir de yönetmeliğin aslını bırakayım.
Tam adı; Türkiye Bina Deprem Yönetmeliği. Bizlerin kolay anlayacağı bir metin değil. Ancak iki-üç aylık deneyimim şunu gösteriyor ki İstanbul’da TBDY’ye uygun bina pek az! Örneğin Ayasofya bu yönetmeliğe uygun değil! Bu uç bir örnek tabii, o yapıların statüsü farklı, söylemek istediğim -konuştuğum mimar ve mühendislerin de aktardığınca- yönetmeliğe uygunluk ile sağlamlık aynı anlama gelmiyor. Bir yapı depreme dayanıklı ancak yönetmelik şartlarını bütünüyle karşılamıyor olabilir. Bu apayrı bir dert. Yönetmeliğe uygun bulunmadığında ne yapacaksınız? Diyelim ‘yıkım’ yerine ‘güçlendirme’ talep edildi, o durumda maliyeti epey yüksek ve çeşitleri var. Eski tip güçlendirmede evin boşaltılıp aylar süren işlem yapılması gerekiyor. İBB geçenlerde başkaca güçlendirme yöntemlerinden söz etti, anladığım kadarıyla henüz yaygın değil.
İşte bunlar derli toplu anlatılmalı ve insanlara seçenek sunulmalı. ‘Hadi evinizi güçlendirin ya da binanızı yenileyin‘ demek, hiçbir sorunu çözmüyor. Hele ki şu ekonomik koşullarda.
Bu arada, keşke ‘tersine göçü’ özendirecek bir siyaset de yürürlüğe konsa. Deprem toplanma alanlarının neredeyse tümü AVM ve benzeri yapıyla işgal edilmiş durumda, ne yapılacak şimdi, o saçmalıklar yıkılmayacak mı? Yıkılmayacaksa ahali nerede toplanacak
Özellikle Avrupa yakasında, kilometrelerce yürüyüp avuç içi kadar yeşil alana rastlamamak mümkün. Ankara kurumlarını İstanbul’a taşıma çılgınlığından vazgeçilip yeniden başkente dönülmeli. Bilim insanları Ataşehir’in zemini hakkında hiç olumlu konuşmuyor, finans merkezi adı verilen ucube blok oraya inşa edildi, hakikaten inanılır gibi değil şu kareli ceketlilerin zihniyeti.
Bilim insanları demişken… Her kriz, o krizin uzmanını öne çıkarıyor doğal olarak. İki aydır jeofizikçiler popüler. Hepimiz, en güvenilir bulduklarımızın ne söylediğiyle ilgileniyoruz. Ancak toplumu bilgilendirmek ve yönetimle işbirliği yapmak ile her uzatılan mikrofona konuşmak arasında bir fark var. Böylesine hayati bir konu, her Allah’ın günü ekranlarda konuşulup söyleşi konusu olmalı mı, emin değilim. Mevzu teknik hale geldikçe yurttaş doğal olarak kendi istediği ve anlayabileceği sözcükleri seçip buluyor. Üstelik ne bir bilim insanının dile girdiği nüansların, ne de aralarındaki görüş ayrılıklarının sade yurttaş tarafından anlaşılma ihtimali var. ‘Deprem, sahil şeridinde dokuz şiddetinde hissedilecek‘ cümlesi karşısında o sahil şeridindeki yüz binlerce insan ne yapmalı, camdan atlayıp sağa sola mı koşsunlar? Biri, ‘Heybeliada’da eviniz sağlamsa korkmayın‘, diğeri, ‘Heybeliada sulara gömülebilir‘ diyor, örneğin. Pes.
Milli güvenlik ve beka sorunu arıyorsak deprem tam da böyle bir sorun. Bir şeyler yapılmalı. Halihazırdaki merkezi idareden bir umudum yok; yerel idare aklı başında görünüyor ve çaba harcıyor, bu esnada halkı sakinleştirecek bir şeyler söylemeli, anlatmalı, çözüm önerileri ve seçenek sunmalı. Depreme dayanıklı şehir inşa etme hedefi, yeni bir rant çılgınlığı ve fırsattan istifade ‘galericiden bozma müteahhitler’in pıtrak gibi çoğalmasına yol açmamalı. İstanbul’un özellikle dar gelirli-yoksul ahalisi aklını kaybetmek üzere.
Yazı önerisi: Tanıl Bora’nın ‘Siyaseti Siyasallaştırmak’ başlıklı yazısı.
Not: Bu pazar Mülkiyeliler Birliği seçimi yapılacak. Yaşasın ‘Yetiştik Çünkü Biz’ grubu! Dinçer Demirkent’in konuya ilişkin yazısı.