KEMAL ŞAHİN*
Devletin ya da siyasal merkezin ‘zararlı yurttaş’ olarak gördüğü ve de ‘sairlerine ibret-i müessire’ de olsun diye zorla kaybettiklerinin yakını Cumartesi Anneleri, ısrar ve inatla yaşam haklarının ihlali pahasına sürdürdükleri haysiyet mücadelesinde 500’üncü haftayı geride bıraktı geçen cumartesi.
Lakin Cumartesi Anneleri’nin 500’üncü haftası öyle geride kalacak gibi değil. Kalmamalı da…Niçin mi? Çünkü 500’üncü hafta, öncekilerinden çok farklıydı.
500’ün farkı: Birlerden binlere

Bu farklılık, 500’üncü haftanın 19 ekim 1995’te evinin önünden eşi, kızı ve yeğeninin bağrışlarına rağmen, o yıllarda görüldüğü yerde sadece ve sadece ‘zorla kaybedilme’yi akla getiren ‘devletin ölüm arabası’ beyaz Renault ile zorla götürülüp bir daha kendisinden haber alınamayan Fehmi Tosun’a adanmasından kaynaklanmıyordu. Her Cumartesi saat 12:00’de yere serilen bezin üzerine konulan kayıp fotoğrafları ve karanfillerin renginden de kaynaklanmıyordu…
Peki neden kaynaklanıyordu? Farklılık, ‘Cumartesi Anneleri’ olarak anılan kayıp yakınlarının önemli amaçlarından birisini gerçekleştimiş olmasıydı. 20 yıl önce ‘birler’le başlattıkları mücadele, 500’üncü haftada Galatasaray Meydanı’nda toplanan ‘binler’le bütün ülkeye yayıldı. Hatta çok derinlerden gelen bu hakikat ve adalet çığlığı, Arjantin, Almanya, Kanada başta olmak üzere ulusal sınırlar dışındaki derinliklerde de yankılandı.
Peki o gün ne oldu? Cumartesi Anneleri, meydanı dolduran farklı toplumsal ve siyasal gruplara mensup olanlara, meşru ve demokratik bir politik mücadelenin nasıl verilmesi gerektiğini gösterdikleri gibi, ülkedeki rejimin karekterinin ne olduğunu da faş ettiler.
Nasıl mı? Gelin Cumartesi Anneleri’nin mesajlarınndan bazılarını birlikte yorumlayalım.
‘Mülkün temeli adaletsizlik’

Fehmi Tosun’un eşi Hanım Tosun: “Adalet, adaletsizliğin saltanatını yeninceye kadar mücadeleye devam edeceğiz.”
Hanım Tosun diyor ki, “Ey yurttaşlar! Mahkeme salonlarında yargıçların arkasında ‘Adalet Mülkün Temelidir’ yazdığına sakın aldanmayın! Bu coğrafyada mülkün temeli adaletsizliktir. Politik mücadelenin ana merkezine yerleştirmeniz ve demokrasi mücadelesi vermeniz gereken asıl husus budur!”
‘Devlet böyle emretti’
Berfo Ana’nın 33 yıllık acıyla dolu ‘tereke’sini büyük bir onur ve olgunlukla sahiplenen Mikail Kırbıyık: “Bütün uzuvlar emirleri beyinden alır.”
Kırbıyık diyor ki, “Yakınlarımızı zorla kaybeden devlet görevlileri sadece birer uzuvdur, beyin devlettir. Devlet böyle olmasını emretti. Yakınlarımızın katledilmesi, kemiklerinin dahi bize verilmemesi bir devlet politikasıdır.”
Rıdvan Karakoç’un kardeşi Hasan Karakoç: “Bu meydanda çiçeklerimizi de gözaltına aldılar. Lanet olası sıfatlarına tükürüyoruz.” Karakoç’un sözlerini hiç yorumlamayalım. Aynen böyle kalsın!
‘İnsanlar ikiye ayrılır’

Oğlu Ferhat kaybedilen Zübeyde Tepe: “Doğan Güreş ve Arif Doğan eceliyle öldü, ama bizim çocuklarımızın eceliyle ölmelerine izin vermediler.”
Zübeyde Ana diyor ki, “Bu ülkede insanlar ikiye ayrılır: 1- Eceliyle ölenler, 2- Eceliyle ölenler tarafından öldürülenler. Bizim yakınlarımız ikincilerdir.”
‘İnsanlığınızı kaybedeceksiniz’
Nurettin Yedigöl’ün kardeşi Muzaffer Yedigöl: “Biz kayıplarımızı bulamazsak, siz insanlığınızı kaybedeceksiniz.”
Yedigül ‘aklı kırık-dökük, vicdanı yırtık-pırtık’ olanlara diyor ki, “Yakınlarımız zorla kaybedilirken sessiz kaldınız, 20 yıldır her Cumartesi burada toplandık, adalet çığlığımızı duymazdan geldiniz. Bilin ki, zorla kaybedilen sadece bizim yakınlarımız değil, aynı zamanda sizin insanlığınızdır. İnsanlığın kaybedildiği bir ülkede haysiyetli yaşamak imkansızdır.”
Cinayetlerin belgesi
Süleyman Cihan’ın kardeşi Ahmet Cihan: “Resimlerini gördükleriniz devletin cinayetlerinin belgesidir.”
Cihan diyor ki, “Her Cumartesi karanfillerle birlikte siyah bezin üzerine koyduğumuz resimler, sadece birer kayıp resmi değildir. O resimler, sadece kendi iktidarlırını ve çıkarlarını muhafaza etmek adına yurttaşlarını derdest etmek için Meclis’e sunulan “yeni” yargı paketinde “makul şüphe”yi yeterli gören devletin, bizatihi kendisinin işlediği suçlarda görmezden geldiği somut delillerdir.”
‘Aslında bir tek resim var’
Bir maden işçisi olan babasını 22 yıl önce Devlet’e kaptıran ve Van’dan gelen ikinci kuşak kayıp yakınlarından Serhat Ertak: “Burada birçok resim görüyorsunuz, aslında bir tek resim var, adı da kayıptır.”
Ertak diyor ki, “Zorla kaybedilen yakınlarımızın fotoğrafları ve isimleri size farklı gelebilir, ancak hepsinin ortak noktası “kayıp” olmalarıdır.”
‘Çocukluğumun izleri bu meydanda’
İkinci kuşak yakınlardan Hasan Gülünay’ın kızı Deniz Gülünay : “Ben bu meydanda sadece babamı aramadım, ben bu meydanda büyüdüm. Bu meydanda çocukluğumun izi var, oyuncaklarımın izi var.”
Bebekliğinden itibaren Galatasaray Meydanı’nı mesken edinen Gülünay’ın ne demek istediğini ise Yılmaz Odabaşı’na bırakalım: “Acımamışlar… hiç acımamışlar/ne bulut bırakmışlar ne çocuk/ne bahar bırakmışlar ne de yolculuk/bunu bildikçe üstlendim cinnetimi/zulmü yurdumda unutmuşlar…”
Erdoğan’a: Canlarımız devlet kaptı

Zorla kaybedilen Serdar’ın kardeşi Sedat Tanış: “Cumhurbaşkanı Erdoğan ‘Dicle’nin kenarında kurdun kaptığı koyun benim mesuliyetim altında’ demişti. Şimdi buradan cumhurbaşkanına sesleniyorum: Bizim koyunlarımızı kurt kapmadı, ama canlarımızı devlet kaptı.”
Tanış diyor ki, “Sizin bize anlattığı mesuliyet hikayesi, “kuzu kılığına girmiş kurt”tur. Bu martavalı sizden öncekilerden de duyduk. Artık hukukunuza inanmıyoruz.”
Yıllardır vicdanıyla
Adalete güvenerek bizzat kendi eliyle oğlu Murat Yıldız’ı devlet görevlilerine teslim ettiği günden beri nnu her yerde arayan Hanife Ana: “Adalete güvenerek kendi elimle oğlumu teslim ettim. Yıllardır bu vicdanla yaşıyorum. Adalete güvenmemin sonucu bu olmamalıydı.”
Hanife Ana diyor ki, “Ey Türkiye Yargısı! Toplumdaki itibarını kaybetmenin sebebi, toplumda tartışılıyor olman değil, kendi ellerimle sana teslim ettiğim oğlumu zorla kaybetmendir, kemiklerini dahi benden esirgemendir.Bu gidişle daha da itibar kaybedeceksin Ve son kertede zorla kaybettirilen sen olacaksın…”
Orada olmalıyız

Özetle, Cumartesi Anneleri bizlere şunu söylüyor: “Adil bir toplumda huzur ve barış içinde birarada yaşamanın yolu geçmişle yüzleşmek ve hesaplaşmaktan geçiyor. Bunun yolu da, zorla kaybedilen canlarımızın akibetinin ve faillerinin ortaya çıkarılmasından geçiyor. 20 yıldan beri size bunu anlatmaya çalıştık. 500. haftada ancak farkındalık yaratabildik. 500. haftada verdiğiniz destek artarak devam etmelidir. Aksi taktirde, hepiniz bu insanlık suçunun şerikleri olacaksınız.”
Evet, demokratik, adil ve özgür bir yaşam için her Cumartesi saat 12:00’de Galatasaray Meydanı’nda çoğalarak var olmalıyız. Tezer Özlü’nün deyişiyle, “Burası bizim değil, bizi öldürmek isteyenlerin ülkesi” olmaya devam etmeyecekse hakikat ve adalet peşinde olan Cumartesi Anneleri’nin işaret ettiği yerde olmalıyız…
Devleti yönetenler de bilmeli ki devletlerin toplumsal ve siyasal ‘iflas’ının yegane sebebi, yurttaşlarına hakikat ve adalet borçlarını ifa etmemesidir.
Devleti yönetenlerin, başta Cumartesi Anneleri olmak üzere tüm topluma hakikat ve adalet borçları gittikçe kabarıyor…Bu borçları yerine getirmeyenleri ne ‘yeni’ yargı paketleri kurtarabilir, ne de ‘özel yetkili hakim’ler…
*Yargıç