
M. MURAT KUBİLAY
mmkubilay@gmail.com
Geçen hafta IMF yönetimi 4. madde kapsamında Türkiye ekonomisine dair yıllık raporunu yayınladı. Bu raporun bulguları her yıl gündem olurdu, hatta 2019’da iktidar medyasının çarpıtmasıyla ana konu bile olmuştu. Ancak bu yıl NATO zirvesi esnasında Türkiye-ABD ilişkilerine dair beklentilerden ötürü arka planda kaldı.
4. madde kapsamındaki raporlar IMF ekonomistleri tarafından Hazine ve Maliye Bakanlığı ve Merkez Bankası’yla görüşülerek hazırlanır. Buna ek olarak finans ve reel sektörlerden, önde gelen ekonomistlerden ve konulara vakıf siyasetçilerden de görüş alınır. Bu doğrultuda CHP milletvekili Faik Öztrak ve İyi Parti milletvekili Durmuş Yılmaz ile hem ekonomi bürokrasisi deneyimleri hem de muhalefet partilerinin başlıca ekonomi kurmayı konumunda bulunmalarından dolayı bir görüşme yapılmıştı. O dönemde AKP’nin ekonomiyi iyi yönettiğine ilişkin hatalı kanıdan Türkiye uyanmakta olduğu için iktidara yakın medya kanalları bu görüşmeleri gizli ve art niyetli olarak göstermeye çalıştı. Toplantının yapıldığı otelin asansörünün önündeki çekimlerle bir nevi suçüstü yakalama algısı yaratılmak istendi. Bu arada IMF’nin daha önce gayrimenkul sektörünün popüler ismi Ali Ağaoğlu ile dahi görüştüğünü belirtelim.
Raporda neler var?
Raporun içeriğine değinelim. Türkiye’nin çıktı açığı olmaksızın uzun vadeli büyüme potansiyeli yüzde 3,3 olarak belirtilmiş. 10 yıl önceki raporda bu oran yüzde 4 idi ve aradaki fark uzun yıllarda büyük farklara yol açabiliyor.
Asıl bozulma ise enflasyonla mücadele konusunda; TCMB’nin uzun vadedeki resmi hedefi yüzde 5 olsa da IMF uzun vadede yüzde 12,5 oranını öngörüyor ki 10 yıl önce bu beklenti yüzde 5-6 bandında idi.
İşsizlik oranı beklentisi ise her zaman olduğu gibi yüzde 10’un üzerinde; geçmişten bugüne bu konuyla ilgili hiçbir zaman iyimserlik hakim olmadı. Çünkü IMF, Türkiye’nin uzun yıllardır üretmeden büyüdüğünden haberdar. Kadınların işgücüne düşük katılımı ve yüksek genç işsizlik de alışıldık uyarıları arasında.
Peki ya riskler?
Merkez Bankası itibarının zayıfladığı, enflasyonla mücadelede kararlı olunmadığı, bu durumun hedeflerin tutturulamaması ve yurt içi yerleşiklerin döviz ve altına talebiyle sonuçlandığına değiniliyor. Sıkı para politikasının siyasi baskı neticesinde hedefine ulaşmadan kesilebileceği ve bu durumda döviz kuru istikrarını sağlamak için yeterli döviz ve altın rezervleri olmadığı vurgulanıyor. Hatta yapılan örtülü rezerv satışları ve swap hariç rezerv düzeyinin negatif olduğu da bu raporla kayıtlara geçmiş halde.
Dış finansman zorluklarının süreceği, iç ve dış politika gelişmelerinin bu konularda etkin olacağı da ekleniyor. Bu doğrultuda cari açığın düşeceği, istense bile daha yüksek açıklara hem yoksullaşma hem de kaynak noksanlığından erişilemeyeceği söyleniyor. Bir yıl içerisindeki dış finansman ihtiyacı 214 milyar dolar olarak belirtilmiş ve borçların vadesinin düşeceği imasında bulunulmuş.
Görece olumlu noktalar ise bütçe açıkları ve kamu borçluluğunun hala makul durumda olması. Fakat özelleştirme ve vergi afları gibi tek seferlik gelirler düşüldüğünde geçmişe göre daha yüksek bütçe açığı bekleniyor ki TL’de istikrar sağlanmadığı ve kamu borçlarındaki yüksek döviz payından ötürü merkezi hükümetin borçluluğunun biraz daha kötüleşmesi çok normal.
Bir diğer görece olumlu nokta ise reel sektörün döviz borçluluğu, pandemi sürecinde ciro kaybı ve düşük sermaye gücüne rağmen bankacılık sektörünün hala sağlam olduğu tespiti. Bununla birlikte kamu bankalarının politik etkilerle görev dışı kullanımı ve döviz cinsi kredilerin yaratabileceği risklere karşı döviz likiditesinin artırılması uyarıları mevcut.
Ana kaygı ise haliyle dış finansman kanallarının iyice sıkışması neticesinde kur ve faizlerde yeni sıçramalar yaşanması. Böylesine bir krizde Türkiye’nin emsal olup diğer ülkelere doğru domino etkisi yapmasına düşük ihtimal veriliyor. Çare olarak kurumsal yönetim kalitesinin artırılması, para politikasının geleneksel ve sıkı bir şekilde yürütülmesi ve maliye politikaların daha şeffaf olması gerektiği ifade ediliyor. Yani Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın politika müdahalelerinin azaltılması, yeterli süre yüksek faiz uygulanıp kredilerin kontrol altında tutulması, kamu-özel işbirliği şeklindeki projelerin kamuya yükünün netleştirilmesi ve Türkiye Varlık Fonu’nun amaç dışı kullanılmaması ima ediliyor.
İşin sürpriz yanı ise IMF’nin geleneksel tutumuyla uyuşmayan bir şekilde pandemi kaynaklı oluşan iktisadi hasara karşı kredi yerine hükumetin doğrudan hibe kullanmasını teşvik etmesi. Bu şekilde reel sektörün daha sağlıklı bir biçimde canlandırılacağı, yaşama şansı olmayan firmaların verimsiz bir şekilde yüzdürülmeyerek karantinaya alınmasıyla bulaşıcılığın azalacağı savunuluyor. Hatta benzer ödemelere işsizlerin erişiminin kolaylaştırılması ve miktarın artırılması çağrısında da bulunulmuş. Bununla birlikte emek piyasasındaki güvencesizliği artıracak esnekliklerse bir IMF klasiği olarak yine unutulmamış.
Bir diğer önemli ama gündemde pek yer bulmayan uyarı ise kara parayla mücadele. Bu konuda Türkiye gri listeye bile düşürülse bunun hem siyasi hem de iktisadi sonuçları olacağı aşikâr. ABD Başkanı Joe Biden’ın da bu konuda vurguları olduğunu hatırlatalım.
Kısacası bir IMF raporunu daha geride bıraktık ve eski dönemlerdeki gibi şaşırmadık. Çünkü hem içeride hem de dışarıda Türkiye’ye ilişkin beklentiler artık hep olumsuz. Ötesi, ekonomi yönetimi eninde sonunda bu beklentileri bir şekilde hep haklı çıkarıyor. Hala bilinmeyense bir sonraki şokun ne zaman ve ne şiddette yaşanacağı ve olası siyasi sonuçları.