
MURAT SEVİNÇ
Türkiye’de 84 milyon yurttaş, yaklaşık 60 milyon seçmen var. Ülke genelinde merkezi ve yerel idare için dört-beş yılda bir sandığa gidip oy kullanıyoruz. Oy verme oranı düşük değil, hatta çoğu demokratik sistemle karşılaştırıldığında hayli yüksek sayılır. Bunun muhtelif nedenleri var. Siyaset yapma biçiminin sonucu doğan ve dinmeyen toplumsal gerilim bir nedense, yönetime katılmanın başkaca yolu olmayışı diğer neden.
Gelişmiş demokrasiler içinde bu denli merkeziyetçi, yönetime ilişkin kararların yurttaş talepleri göz önünde bulundurulmadan, katılım umursanmadan alındığı bir ülke bulmak pek kolay değil. Belli aralıklarla sandığa gidiyor, belirlenmesinde hemen hiçbir dahlimizin olmadığı isimlerin, bizi, ‘ulusu’ temsil etmesi için oy veriyor, onları parlamentoya gönderiyor, ardından kenara çekilip yıllar sonraki sandık günü gelene dek ‘ulusu’ temsil edenlerin, etme iddiasındakilerin yapıp ettiklerini izliyoruz.
Siyasetçilerimizin çoğunluğunun hoşuna giden, onlarca yıldır vazgeçmediği bir idare modeli bu, çünkü merkezde toplanan o güç cazip geliyor; onu ele geçirmek istiyor, her şeye hükmedebilme, Bayburt ve İzmir’i neredeyse aynı zihniyetle yönetme güç ve yetkisini arzuluyorlar, yoksa, bir ülke bunca zaman bu denli merkeziyetçiliğe tahammül edemezdi.
Birilerinin ahaliyi temsil etme iddiası üzerine bina edilen sisteme, temsili demokrasi dediler zamanında. Önce belli zümrelere, mal mülk sahibi erkeklere temsilci seçme/gönderme hakkı verildi, zaman içinde oy hakkı genişledi, sonunda serbest seçim, genel ve eşit oy ilkeleri kabul edildi. Birkaç asırda o ‘temsil’ ilkesinde de bir şeyler değişti. Sistemler, yurttaş için yeni katılım yolları buldu, buluyor. Şimdi, Bilişim Devrimi aşaması her şeyi alt üst etti ve çok hayırlı bir altüst oluş bu. Örneğin, bir süre öncesine dek büyük ülkeler bakımından neredeyse imkânsız görülen ‘doğrudan demokrasi’ yöntemleri giderek daha mümkün ve gerekli hale geliyor. Demokrasiyi, büyük ölçüde servet sahiplerinin oyun alanı olmaktan çıkarmanın koşulları oluşuyor.
Türkiye, seçimler ve temsil konusunda iki gelişmeyi aynı anda deneyimliyor denebilir. Bir yandan on yıllardır sahip olduğunu kaybetme endişesi yaşarken, diğer yandan en yeniyle karşı karşıya. Çok partili yaşamda, 1950’den bugüne büyük bir skandal olmadan, olgunlukla yapılabilmiş seçimlerin selametine ilişkin kaygılara, teknolojik gelişmenin sonucu olan yeni ‘bir tür’ katılım olanağı eşlik ediyor. Bazı konularda (örneğin müsadere) Tanzimat Fermanı’na rahmet okunurken, diğer yandan Cumhuriyet’in 100’üncü yılında demokratikleşme vaatleri işitiliyor. En vahim ve en umut verici olan, aynı zamanda, aynı yerde.
Yurttaşın tek katılım yolunun gerçek bir katılımdan başka her şeye benzeyen seçimlere indirgendiği cılız bir demokraside, bu yetmezmiş gibi bir de, bir seçimin belli yurttaş kesimleri için varlık-yokluk meselesine dönüşmesi ya da dönüştürülmesi, önümüzdeki seçimi hemen herkes için hayat memat melesine haline getirdi ki, bunda anlaşılmayacak bir şey yok. Dünya yıkılsa yalnızca canı sıkılacak tuzu kurular bir yana, milyonlarca insanın, çoluk çocuğunun geleceği bir seçimin sonucuna bağlanmış gibi. Doğru ya da yanlış, yurttaş çoğunluğunun haleti ruhiyesi bu. Boş yere cezaevinde olanlar, KHK’liler, işi gücü bozuklar, yurt dışına göçü düşünenler, baskıdan bunalanlar, özel ve kamusal yaşamına tehdit gören ve hissedenler vs., tekmili birden, hepsi, herkes seçim bekliyor. Seçim, yalnızca ülke için değil, belli başlı yurttaş grupları bakımından kelimenin gerçek anlamıyla, yaşamsal.
Muhtemelen ‘erken’ yapılacak (çünkü seçim zamanında yapılırsa şimdiki cumhurbaşkanının bir kez daha aday olma hakkı yok) seçimin iki konusu var ve Meclis seçimi de son derece önemli, doğru, ancak hâlihazırdaki sistemde sayısız yetkiyle donatılmış devlet başkanının kim olacağı, asıl merak ve heyecan konusu, aksini düşünmek akıl kârı değil. Şu sıralar, herhangi biriyle, eş dostla başka bir konuda sohbet etmek zor, kim aday olacak, o aday kazanabilir mi vb.
Sorunun yinelenmesinin neden olduğu gerilim, yanıtı alamamanın yol açtığı belirsizlik, muhalefetin bazı anlaşılması güç çıkışları, dağınıklık görüntüsü, zaman zaman muhalifler için moral bozukluğu ve endişeye neden oluyor. Burada iki yazı önermek isterim. İlki, tarihçi Ali Yaycıoğlu’nun ‘2023 endişesi artarken’ başlıklı yazısı, buraya bırakıyorum. Yaycıoğlu, son yıllarda yaşanan bazı gelişmelerin sunduğu ve kaçırılan fırsatları anlatıyor, bir-iki aydır artan endişesinin nedenlerini paylaşıyor ve evet, 2023 seçimi ülke tarihinde çok kritik bir eşik. Önereceğim bir diğer yazı, akademisyen Soli Özel’in epeyce tartışma yaratan, katıldığım ve katılmadığım yanları olan açık sözlü yazısı, ‘Kemal Bey’in adaylığı.’ Özel, kazanır-kazanmaz tartışmasına girmeden, Kılıçdaroğlu’nun adaylığı hak edip etmediğine/uygun insan olup olmadığına odaklanmış, dediğim gibi, sözünü sakınmamış.
Ne kadar yazılıp çizilse iyidir. Çünkü: Cumhuriyet tarihinde, 2014’te dek TBMM seçti cumhurbaşkanını. 2007’de, yani AKP anayasacılığının başladığı tarihte, bir halkoylamasıyla ‘halk tarafından seçim’ kuralı kabul edildi. Bu, Türkiye sağının ve İslamcıların tarihsel düşlerinden biriydi, on yıllarca ettikleri dua sonunda kabul oldu. 2014’te devlet başkanını ilk kez halk seçti, 2018’de ikinci kez. Önümüzdeki seçim, üçüncüsü.
Söylemek istediğim, Türkiye için yepyeni bir deneyim bu. Galiba biraz da bu nedenle, ilk iki seçimde partiler üzerinde kamuoyu baskısı yaratılamadı, partilerin çıkaracağı aday beklendi, muhalefet aday-adaylar çıkardı, o güne dek susup bekleyenler tepki gösterdi, anlamlı bir kamuoyu baskısı yaratılamadı, sonuçta olmadı. Aday belirleme sürecinde seçmenin esamisi okunmadı, takdir edilebileceği gibi bu pek makul ve makbul bir durum değil. Bir ya da iki kişi aday ismi belirledi, ilan etti, seçmen oy vermek zorunda kaldı, kaybedildi ve milyonların yılları çalındı.
İlk kez bu seçimde, üçüncü ‘halkoyuyla’ devlet başkanlığı seçiminde, cılız olmakla birlikte seçim tartışması yapılabiliyor. Yinelemek gerek, son derece cılız-yetersiz ve dağınık bir tartışma bu. Daha canlı olmalı, kamuoyu konuşmalı, tartışmalı, sesini duyurmalı, olağan koşullarda disiplinsizliği anlatan ‘her kafadan bir ses çıkması’ hali, muhalefet için istenen, beklenen ve teşvik edilen bir durum olmalı. Muhalefetin, herhangi bir tartışma yürütmeyen, dönüp dolaşıp çok sevdikleri Necip Fazıl’ın Başyücelik Devleti’nde karar kılmışa benzeyen, ikinci bir aday ismini aklına getirmekten dahi çekinenlerin oluşturduğu iktidar kanadından bir farkı da bu değil mi?
Çok seslilik, hatta seslerin birbirine karışması, hatta hatta bağırış çağırış bile sağlık belirtisidir; orada birilerinin düşündüğünü, birilerinin muhakeme yaptığını, birilerinin sorguladığını, birilerinin itiraz edebildiğini gösterir. Hal böyleyken adaylık tartışmalarında eleştiri ve karşı çıkışları -ki yinelemek gerekirse, çok ama çok cılız-, hâlâ nefes alan insanların var olabildiği şeklinde değerlendirmek daha anlamlı.
Muhalefeti çeşitli gerekçelerle eleştirenlerin niyetleri farklı olabilir, buna kuşku yok. Muhalefetin, anayasası askıda bir ülkede, büyük zorluk ve engellerle mücadele ettiğine de kuşku yok. Ancak, yurttaşın türlü ‘niyetler’ arasındaki nüansları, sureti haktan görünenleri ve iktidar hizmetkârlığını fark edebileceğine de kuşku yok. Muhalefeti şu ya da bu gerekçeyle eleştiren aklı başında muhaliflerin büyük çoğunluğu, eğer çok beklenmedik gelişmeler olmazsa, seçim günü geldiğinde o masadan çıkacak adaya oy verir. Buna mukabil, herkesin, eli kalem tutanların, sözü olanların, o an gelene dek siyaset tercihlerini eleştirmesinde bir gariplik yok. Onların tercihi, bizim geleceğimiz, şaka değil. Asıl sorun eleştirmekte değil, eleştirinin bu denli zayıf ve örgütsüz olmasında. Şimdilik, hiç olmazsa sosyal medya yoluyla az çok iletilebilen seslere, itirazlara, onları duyurabilecek bir gelişmişlik seviyesine gelinebildiğine şükredelim.
Bu toprakta başkasına yapılan adaletsizlik çoğu insanı ilgilendirmez ve dehşet verici yolsuzluk iddiaları vs. doğrudan keseye dokunmadığı sürece pek umursanmaz, doğru olmasına doğru da, kamusal yaşamdaki baskı, bitip tükenmeyen aşağılama, kibir ve hayat pahalılığı fena bezdirdi insanları. Ülke tarihi ömrümden ibaret olmasa da, bu yaşıma dek ne böyle bir aşağılanma, ne de böyle anormal bir fiyat artışı hatırlıyorum. Ortalama yaşam süren yurttaşın canı burnunda. Yurt dışına ‘okumuş’ göçü ve göçme isteği gözle görünür halde.
Ve şu koşullarda, canı yanmış, tanık olduklarından ikrah etmiş herkes gözünü seçimlere, özellikle muhalefetin muhtemel cumhurbaşkanı adaylarına dikmişken, muhalefet partilerinin, vekillerinin, genel başkanlarının hal ve tavırlarının bu denli yakından izlenmesinde, eleştirilmesinde, hesap sorma isteğinde, insanların telaşa ve bazen endişeye kapılmasında yadırganacak bir şey yok.
Önümüzde, çok insan için hayati önemde bir seçim var, bu bir. İkincisi, yeni teknolojiler devrinde artık iktidar ya da muhalefetin gönlünce davranması eskisi kadar kolay değil ve bu çok iyi bir şey.
Sıradan yurttaşın hayal dahi edemeyeceği ayrıcalıklardan yararlanan, o koltuklarda oturmak için büyük çaba harcamış, yeni sisteme geçilip de manzara belirginleştiğinde sine-i millete dönmeyi gündeme getirmek yerine Meclis’te kalmayı tercih etmiş, bu ve başka yollarla çokça musibete meşruiyet kazandırmış, kalmayı tercih ettiği Meclis’teki çoğu oylamaya katılmaya tenezzül etmemiş, bir başka deyişle kendisinden dahi umudu keseli çok olmuş, ezcümle, Meclis’e hapsettiği siyaseti layıkıyla yapıp yapmadığı da tartışılır, genel kuruldan fotoğraf paylaşmayı marifet zanneden partiler, partililer, muhterem muhalefet milletvekilleri… Alıngan davranmamalı, eleştiriyi hazmetmeli. Kendilerine tekrar tekrar hatırlatmalı: Temsil ilişkisi değişiyor, değişecek, giderek daha çok sayıda sıradan insan sesini duyuracak, olup bitenden haberdar ve müdahil olacak, hesap soracak.
Yeri gelmişken, yazar Önder Algedik’in yurttaş sorumluluğuyla takip ettiği genel kurul oylamalarını ve muhalefetin son derece düşük katılımını anlatıp eleştirdiği yazıları ibret verici. Onlardan biri.
Hiç zannetmiyorum, ancak, tahayyül edilmeyen gerçekleşir de muhalefet bu seçimi kaybederse, bunun müsebbibi, adaylık tartışmasına dahil olmaya çalışanlar ya da muhalefetin yapıp ettiklerini eleştirenler olmayacak, emin olsunlar. Bu nedenle, muhalefeti eleştirenleri muhalefeti eleştirdikleri için eleştirmektense, bunu yaşadığımız çağın sağladığı olanakların sonucu, bir gereklilik ve zenginlik olarak görüp kazanılacağına inandığım bir seçimin sonrasında, yeni kurulacak olanın harcı kabul etmekte yarar var.
Yazı önerileri:
- Selahattin Demirtaş’ın ‘Yeni başlayanlar için: Kürt sorunu nedir’ başlıklı güzel yazısı.
- Işın Eliçin’den, ‘Benim adım Memet.’
- Gezi tutsağı Ali Hakan Altınay’dan çok güzel bir yazı.
- Ayşe Hür’ün ‘jurnalciliğin’ geçmişine dair yazısı.