MURAT SEVİNÇ
Bu kez çok bilinen bir eğlence yerinde onlarca insan katledildi. Dakikalarca mermi yağdırdı bir saldırgan, çekti gitti. OHAL’de.
Ardından, artık alıştığımız manzaralar, neredeyse aynı sırayla: Bildik resmi açıklamalar. Maruz kaldığımız ‘yeni’ ve ‘flaş’ görüntüler. TV’leri dolduran ve akla gelebilecek her konuda aynı temelsiz özgüvenle konuşma yeteneğine sahip onlarca mercimek kafalı. ‘Trol’ adı verilen mahlûkatın kafeslerinden çıkması ve yüz kızartıcı gayretkeşlikleri. Gününe göre hangisi uygunsa, birkaç saat içinde, başta ‘üst akıl’ olmak üzere muhtelif sloganların dolaşıma sokulması vs. Listeyi uzatmak mümkün…
Unutmadan, bir de mutlaka ama mutlaka, havuz medyasından birilerinin akıl dışı bir şeyler yazması. Son örnekte, neyin yayın yönetmeni olduğunu bilmediğim bir şahıs, katliamı gazeteci Amberin Zaman ve oyuncu Mehmet Ali Alabora’nın planladığını iddia etmiş! Hiç gülmeyin, faşizmin gereksinim duyduğu bir ‘insan/yol/araç’ bu; gerçekle bağın olabildiğince koparılması.
Sosyal medya ikiye bölündü yine. Üzülenler bir yanda, sevinenler diğer yanda. Artık öyle alıştık ki bir kesim yurttaşın her katliamda sevincini saklayamamasına. Kişisel olarak ‘sevinen’ yurttaş kesimlerinden başkaca bir beklentimin olmadığını yazmıştım daha önce. Zaten zayıflamış olan ‘beklenti’, bombayla parçalanan güzelim insanların cenazeleri ve anıları Konya’daki stadyumda yuhalandığı gün, sona ermişti bende. O tepkiyi gösteren, her kötülüğü yapabilir bir insana.
En temel sorunlardan biri, kuşkusuz bu tip ‘insan’ın çokluğu ve hâkimiyeti. Yurttaş/insan kumaşındaki yıpranma, eprime. Demokrasi bir ‘smokin’ ise, ortalama yurttaş kitlesinin ‘dokuduğu’ uygun kumaşa gereksinim duyar. Şile bezinden de dikilir ancak o smokin ‘absürt tiyatro’da kostüm olur. Tabii kaliteli kumaşın üretimi için çok uzun bir süreç, uygun teknoloji ve koşullar gerekli.
Bir de laiklik/sekülerlik. Laik olmayan tek bir demokrasi yok yeryüzünde. Buna mukabil işte o laiklik de, kumaşın dokunma ‘serüven’inin bir sonucu.
Descartes’ın, Rönesans ve Reform’un, Aydınlanma’nın olmadığı, yaşanmadığı; ayakları üzerinde durabilen burjuvazinin doğmadığı bir tarihsel sürecin ürünü insan ve o insanın karşısında, yukarıda sayılanların ‘eleği’nden geçmiş bir diğer insan. Çağımız dünyasında, ikisi arasında rekabetin olanaksızlığı.
Yani?
Bir yanda Aydınlanma dönemi ve sanayi devrimini yaşayabildiği, doğu ve güneyi sömürmeyi becerebildiği, tarihsel birikimle davranan burjuvazisi asalak olmadığı için o ‘lüks araba’yı üretebilen insan ve diğer yanda, söz konusu deneyimlerin hemen tümünden yoksun olup o lüks arabayı ‘kullanan’ insan.
Sonuç?
Örneğin ölümlü trafik kazaları sayısının büyüklüğü! Bir yola çizgi çekmek ve üç ayrı renkte ışığın düzenli aralıklarla yanıp sönmesini sağlayacak bilgi birikimini aktarmak ya da edinmek, belli bir gelişmişlik seviyesinde mümkün. Ancak, o ışıklardan biri yandığında mutlak olarak durmak gerektiğinin bilgisi için, daha çoğuna gereksinim var. O ışıkta durmak ve birinin ölümüne neden olmaktan kaçınma duygusu, örneğin basılan ve okunan kitap sayısıyla ilgili. Ya da o memlekette hangi kalitede film çekilebildiği, kaç şöhretli müzisyenin, mimarın, hekimin olduğuyla. Hak ve özgürlüklerin kalitesiyle…
Soğukkanlılığı kaybetmeden davranmakta büyük yarar var
Şimdi daha fazla gevezelik edip zaten herkesin bildiği bir tarihi anlatacak değilim; mesele, demokrasinin ‘oluşan’ koşulların ürünü olduğunu ve o koşulların da insan adı verilen varlıktan bağımsız olmadığını hep akılda tutmak.
Hiçbir topluma paraşütle inmedi demokratik sistem, bilinç. Demek ki bir insanı, kendisine benzemeyenin ölüsünden nefret etmeye sevk eden koşullar var. Ve hiç kimse anasının karnından ‘barbar’ doğmadığı için, bütün mesele o nefret ettiğimiz davranışı sergileyen sıradan insanın doğup büyüdüğü koşulların değişmesi için mücadele etmek.
Yoksa mütemadiyen küfretmek de mümkün tabii. Ben de ediyorum, çok kızıyorum, çılgına dönüyorum… Kimseye faydası yok bunların.
Şu koşullarda ne kadar mümkün başarmak bilemiyorum ancak yaşamamıza izin verildiği sürece, soğukkanlılığı kaybetmeden davranmakta büyük yarar var. Aksi halde koşullar ‘aynı yönde’ değişmeye de devam edebilir ve önümüzdeki yıl sonunda, aynı akıl ve eğitim düzeyinin kukla Noel Baba’yı değil, canlısını bıçakladığına tanık olabiliriz!
Haliyle, eğer insan gibi yaşamanın koşullarına sahip olmak istiyorsak, öncelikle birilerinin neden o halde olduğu üzerine kafa yormalı ve mutlaka hayati ilkelerimizi her koşulda savunmaya çaba harcamalıyız.
Laiklik bunların başında geliyor. Herkes laik olmak zorunda değil. Ama o ‘herkes’, birbirini boğazlamadan, tahammül ederek yaşamak zorunda. Laiklik, boğazlaşmadan yaşamanın ön şartlarından biri. Hiçbir inanç sahibinin diğeri üzerinde baskı kurmaması ve devletin yurttaşına yansız davranması, toplumsal barış için şart. Ekmek gibi, su gibi…
Son derece pratik/basit bir yol
Peki bir yurttaş, zamanında anayasa hukukçusu Cem Eroğul tarafından ‘öznel bir hak’ olarak tanımlanan laiklik ilkesine nasıl sahip çıkacak? Ha keza, diğer hak ve özgürlüklerinin? Bunun yanıtını son derece karmaşık yollarla, hak/özgürlük teorilerine atıf yaparak vermek mümkün. Zaten bir sosyal bilimciyseniz, en vasat konuyu dahi anlaşılmaz hale getirebilirsiniz; mümkündür. Fark etmişsinizdir, sosyal bilimciler topluma toplumu anlatırken öyle bir terminoloji kullanır ki toplum hiçbir şey anlamaz.
Hiç gerek yok. Size şu aşamada son derece pratik/basit bir yol önermek isterim. Her düzeyde, yaşamın her alanında ve her anında mücadeleden ‘sıkılmamak’ kuşkusuz ilk koşul, bunu bir yana bırakalım. Kişinin temel haklarına sahip çıkmasının ve diğerlerine saygıda kusur etmemesinin en kolay/pratik yollarından biri, ‘Sana ne’ ve ‘Bana ne’ sorularını sormasıdır? Tabii zarafetten ödün vermek istemezseniz ‘Sizi ilgilendirmez’ daha uygun kaçar!
Şunu söylemek istiyorum. Örneğin 1924 Anayasası’nda temel haklar konusu, Anayasa’nın ‘Beşinci Bölüm’ünde ‘Türklerin Kamu Hakları’ başlığı altında düzenlenmişti ve 68.madde tam bir doğal hukuk anlayışını yansıtıyordu: ‘Her Türk hür doğar, hür yaşar. Hürriyet, başkalarına zarar vermeyecek her şeyi yapabilmektir. Tabii haklardan olan hürriyetin herkes için sınırı, başkalarının hürriyeti sınırıdır. Bu sınırı ancak kanun çizer.’
Bugünkü düzenleme daha farklı ancak önemli olan buradaki mantığı kavramak ve o mantık yaklaşık olarak günümüzde de geçerli. Bir insanın eyleminin ya da düşüncesinin, bir diğerini ilgilendirmesi için onun ya da başkasının yaşamında herhangi bir değişikliğe neden olması gerekir. Ayrıca o değişikliğin ‘hukuk’un gündemi olabilmesi, çoğu zaman ‘diğer’inin yaşamında olumsuzluğa neden oluyorsa mümkün olabilir.
Örneğin, çok affedersiniz, ‘işemek’ isteyen/zorunda olan bir insana ‘Hayır’ diyemezsiniz, ancak eğer halınıza yapmak gibi bir hevesi varsa, o insan eylemi artık ‘sınırlanabilir’ bir insan eylemidir. Ya da müzik dinlemek dinleyenin bileceği iştir de, gürültülü müzik, o sesi duyan herkesi ilgilendirir vb…
‘Yılbaşı’ gündemi
Asıl can alıcı örnek şu ‘yılbaşı’ gündemi. “Yılbaşı kutlamak haram” diyenler var. Yeni bir yıla girerken mandalina yemenin İslam’da neden haram olduğunu anlamış değilim ama zaten anlamak durumunda da değilim. Birileri bunun haram olduğunu düşünebilir. Kabul. Sonuçta hâlihazırda aynı yerkürede yaşadığımız yüz milyonlarca insan ‘ineğe’ hürmet gösteriyor. Amerika’da dünyanın dönmediğini düşünen tarikat mensupları var vs. İnsanların neye inandığı beni ilgilendirmiyor. Yani, ‘Bana ne!’
Peki. O zaman kutlamazsın. Ben bu ülkede hiç kimsenin bir diğerini yılbaşı kutlamaya mecbur bıraktığına, ağzına burnuna fındık fıstık tıkıştırmaya çalıştığına tanık olmadım. İsteyen kutlar isteyen kutlamaz. Çok basit görünmüyor mu? Eh sorun nedir?
İşte burada, yazının başındaki ‘tarihsel süreç’ ve ‘yoksunluklar’ konusuna, cılız mı cılız demokrasi öyküsüne geliyoruz. 2016 yılında Noel Baba kıyafetli birini sembolik olarak linç eden ve bunu sempatik bulan zihniyetin varlığına. Düşünsenize, mesela Londra’da Müslüman giysili birinin Noel Baba’lar tarafından ‘sembolik’ olarak bıçaklanıp dövüldüğünü ya da başına silah dayandığını. Ne ürkütücü değil mi? Ne yazık ki ‘yerli’ hödükler, yabancının ırkçılığından pek rahatsız olur ama kendisi ırkçılığa, mezhepçiliğe doyamaz.
Her neyse, bu öyle bir zihniyet ki harcında ‘toplumsal müşterekler’ ya da ‘diğerinin hakkına saygı’ olarak özetlenebilecek ‘asgari’den yoksun. Belli ve sınırları laik hukuk sistemi tarafından çizilmiş alanda birlikte yaşamak değil, ‘uymaya zorlamak’ ve mümkünse ‘yok etmek’ amaç.
Saçmalığını geçtim, mümkün mü böyle bir şey? Ne diye herkes aynı değerlere inanıp aynı inanç ve yaşam biçimini benimsesin? Hatta ‘mümkün’ olup olmadığını da geçelim, hiç örneği var mı tarihte böylesi zırva bir dünyanın? Yok.
Tüm zorbalıklar hiç kuşkusuz dayanacak bir ‘sırt’ arar. Mesele, o desteği görüp göremediklerinde, o yüzü bulup bulamadıklarında. Türkiye’deki durum herkesin malumu, anlatmaya gerek yok.
Sonuç: Eninde sonunda fındık fıstık yiyip Zeki Müren dinlediğimiz, Nesrin Topkapı izlediğimiz, elimizde ‘çeyrek’ ile bekleyip tombala oynadığımız çocuksu geceler bile, berbat bir kavga ve zorbalığın konusu oluveriyor…
Hâl böyleyken en basit, en sıradan mücadele yöntemidir, ‘Sana ne’ diyebilmek. Siyasetçisine, gazetecesine, sarıklısına, çok muhterem kanaat önderine, ‘herkes’in vergisiyle semirip geniş yurttaş kesimlerinin eğlence anlayışını ‘gayrı meşru’ ilan edebilme yetkisini kendinde gören ‘kamu kurumları’na, ağız dolusu ‘Sana ne’ diyebilmek. Yüksek sesle. ‘Noel ile yılbaşı aynı şeyler’ değil çabasına hiç ama hiç girmeden; türlü münasebetsizlere, ‘Hadi sen işine bak’ diyebilmek.
Laik hukuk sisteminin sınırları içinde birlikte ve insanca yaşayabilmek için, yaşamın her an ve alanında, inat ve inat ve inat ve inat ve inatla bıkıp usanmadan ‘hak/özgürlük’ bilincini canlı tutmaktır, zorbalığın panzehiri. Mesele bu…
Yazı önerisi: Gazete Duvar’dan Aydın Selcen’in, Reina katliamı üzerine yazısını buraya bırakıyorum. Selcen, eski bir diplomat. Diplomat deneyimleri önemli ve öğreticidir. Okumanızı öneririm.
Makale önerisi: Yazıda söz ettiğim, Cem Eroğul’un makalesini de buraya bırakıyorum.