Dil, insani-kurumsal ilişkilerde belirleyici unsurlardan biri. Bir konuyu hangi sözcüklerle-kavramlarla ele aldığınız, tartıştığınız, anlattığınız hem konuşanı hem muhatabı dönüştürür. Eşitlikçi bir üslupla kırıp dökmeden konuşana öfke duymak zorlaşır, anlama ihtimali artar.
İnsanlar gibi, siyasal ideolojilerin, siyasi partilerin de dili, yolu yordamı var. Gazete Duvar’da üzerine üç yazı kaleme aldığım Victor Klemperer’in ‘LTI – Nasyonal Sosyalizmin Dili’ kitabı konu hakkında bugüne dek okuduğum en etkileyici eserlerden (Üçüncüsünü buraya bırakıyorum). 1930’lar Almanya’sında dilin nasıl dönüştürüldüğünü, yeni kavramların ortaya çıkışını ve Nazilerin muhataplarına yönelik aşağılayıcı üslubunu anlatıyor Klemperer. Malum, Naziler liberalizme, sosyalizme ve -örneğin eşcinseller gibi- ‘saf’ olmayan her şeye düşmandı. Alaycılık ve bitip tükenmez aşağılama arzusu söz konusu düşmanlığın görünümlerinden biri.
Aşağılamak, muhatabı değersizleştirmenin, sonucunda muhataba yapılabilecek her kötülüğü sıradanlaştırmanın bir yolu. On binlerce insanı gözünü kırpmadan öldüren ve cinayetlerine şimdilik ara vermiş görünen İsrail’in ırkçı-faşist yönetimi ve özellikle kimi bakanlarının Filistinli çoluk çocuk için kullandığı aşağılayıcı sözcükler, bunak dünyamızın henüz unutamayacağı kadar yakın geçmişte sarf edildi. Öldürdüklerini insan-dışı bir mahluk olarak gördükleri için o kadar kolay yapabildiler bu işleri. Ve her günümüz faşisti gibi elbette onlar da faşist olduğunu düşünmüyor, eleştiriyi ‘Ama onlar terörist’ diyerek yanıtlıyor. Bu itham, kalın kafalıların sığınağı haline geldi nicedir.
Faşizan bir dil yalnızca faşist siyasal sistemlerin alametlerinden değil. Bu dili zaman zaman, demokrasiden fazlaca nasiplenmemiş siyasetçilerin, yazar çizerin de benimsediğine tanık olmak mümkün.
Türkiye siyasetinde ‘şiddetli’ ve ‘aşağılayıcı’ dil nadir değil. Yıllardır -kısa aralıklar dışında- en şiddetli / aşağılayıcı dil hemen her zaman Kürt siyasi hareketine yönelmiştir. Yinelemekte zarar yok, Kürt siyasi hareketi mensuplarına saldırmak kolay, eleştirmek zor iştir. Aşağılayıcı, küçümseyici, onur kırıcı ve düşüncesiz üslubun bir bedeli yoktur. Bana kalırsa Türkiye’de Kürt ‘sorunu’nun en kolay tespit edilebileceği yer burasıdır, dildir, Kürt siyaseti söz konusu olduğunda tercih edilen, altı çizilen sözcüklerdir.
Hâlihazırdaki sürecin DEM’i giderek zor durumda bıraktığı ve böyle giderse daha da bırakacağı kanısındayım. Bunun nedenlerini uzun uzadıya tartışmak mümkün. Her başlık birkaç yazı konusu olur. Barış sürecinden söz ederken ne Demirtaş’ın durumunu ne Mardin kayyımından dahi vazgeçilmemiş olmasını, düşünme yetisini yitirmemiş birine anlatmak kolay. Konunun dönüp dolaşıp Öcalan’a bağlanmasını da.
Diyeceğim, DEM’lilerin işi kolay değil ve şimdilik kolaylaşacak gibi görünmüyor. Bu durumun DEM partili siyasetçilerde gerilime neden olmaması zor. Üstelik artık bir Sırrı bey de yok, herhalde böyle süreçlerde neden çok kritik biri haline geldiği artık daha iyi anlaşılıyor.
DEM de her parti gibi eleştirilmeli ve eleştirilebilir. Burada ‘her parti’den iki kastım var: DEM eleştirilmeli ve DEM diğer partiler gibi eleştirilmeli; DEM söz konusu olduğunda küfür kıyamet, en kıyıcı ve en münasebetsiz sözcükler devreye girmemeli. Olmuyor ama. Çünkü irili ufaklı milliyetçi partiler için DEM’e yönelik dil bir siyaset biçimi.
Bu partiler şu anki gerilimden, ‘The Komisyon’un donukluğundan, DEM’lilerin her hatasından ziyadesiyle yararlanma peşinde. Ayrıca çok ekmek yedikleri Kürt sorununda birkaç metre mesafe alınma ihtimalinden rahatsızlar. Tutumları, sürecin çokça hak ettiği eleştiri ihtiyacını karşılamaya yönelik değil, eskiden kalma alışkanlıklarından kaynaklanıyor. MHP’nin DEM’e yönelik şimdilik terk etmiş göründüğü dili, onun paltosundan çıkanlar sahiplendi.
Başta İYİP olmak üzere bu tarz jargonu ve siyaseti benimsemiş ve ola ki MHP’den dökülen birkaç oy varsa onu toplamaya çalışan partiler, her zaman olduğu gibi DEM’e özel bir tarife uyguluyor.
Doğrusu, hem Pervin Buldan’ın tartışma konusu olan TV söyleşisinin, hem de TBMM’de atılan malum sloganların eleştiriyi hak ettiği kanısındayım. Buldan’ın ifadeleri (daha çok yandaş medyayı kastediyor görünse de) son derece yersiz. TBMM’de atılan sloganlar gibi. Fakat hiçbiri, DEM’e yönelik dilin berbatlığını meşrulaştırmaz. Üstelik öfke kusanların, süreci başlatan siyasetçileri hayli ölçülü sözcüklerle eleştirmesi, bana, Atatürk’e kolayca laf edemediği için İnönü’yü hedef alan dincilerin trajik halini hatırlatıyor. Bir kez daha: Çünkü DEM’e sövmenin gayri medeni evrende olumsuz bir bedeli yok.
İYİP genel başkanı, DEM’liler için ‘alçak, arsız, yüzsüz, müptezel‘ ifadelerini kullandı. Elinden geldiğince, dili döndüğünce aşağılamaya çalıştı. Son zamanlarda giderek benimsenen bir dil bu. Toplumdaki ayrışmanın vardığı – varacağı nokta umurlarında olmadığı gibi (çünkü onlar sorumlu değil, onlar dışındaki herkes sorumlu!), kendilerine DEM’e sövdükleri için oy verecek bir seçmen kitlesi talep etmeleri başlı başına vahim bir durum.
Kimi yazar çizer de DEM’liler söz konusu olduğunda her zamankinden daha sert, bazen pervasız bir üslup tercih ediyor. Cumhuriyet’te yayınlanan bir köşe yazısında, okuduğum bir yazarın, Pervin Buldan’ı eleştirirken kurduğu cümle şu: “Süreci eleştirenlerin medyaları mı kapatılacak, işten kovulmaları mı sağlanacak, hapishanelere mi doldurulacak, yoksa gözleri bağlanıp bir kuytuda cezalandırılma mı yapılacak? Ben de bilmiyorum.” Eleştirilen Pervin Buldan’ın eşinin 1990’larda ‘kuytuda cezalandırılanlar’dan biri olduğu bilerek yazılıyor bu satırlar…
Ne söylemek, nasıl adlandırmak gerekir? Peki, yıllardır Demirtaş’ın cezaevinde olmasını zerrece umursamamış, tek cümle kurmamış insanların şimdi Demirtaş’ın mahkumiyetini DEM’e karşı kullanmaktaki heveslerine ne demeli? Evet, CHP’nin yediği halt nedeniyle cezaevinde olan Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ’dan söz ediyorum. Evet evet, hani şu ‘Özdağ’la protokole’ rağmen muhalefetin adayını destekleyen Demirtaş.
DEM eleştirilmeli, süreç eleştirilmeli, komisyon eleştirilmeli… Sövmeden, aşağılamadan, küçük görmeden, en can yakıcı ve münasebetsiz sözcükleri seçmeden. Çok zor, farkındayım, mümkünse Kürt siyasetçiyle ‘eşit’ olduğunu düşünerek, hissederek.
Bu partiler kaç oy alır bilmiyorum ama, DEM’lileri aşağıladıkları için verilecek oyun hayrını görmezler, ne onlar ne ülke. Buna kuşku yok.
Yazı önerisi: Tanıl Bora’nın Ankara yazısı.