Hangi parti kazanacak?

H. AYHAN TİNİN / Sanat da var / Toplum

60’lar, 70’ler hatta 80’lerin sanat anlayışı biraz daha toplumcuydu.

Yok öyle Plekhonov’cu, slogancı toplumculuk değil söylemek istediğim.

Sokaktaki insan ile sanat daha iç içeydi.

Belki plastik sanatlar için değil fakat, tiyatro ya da edebiyat veya sinema dendiğinde kitlesel bir ilgiden ve bu ilginin aydınlattığı bir kalabalıktan bahsetmek mümkündü.

Ne zaman ki büyük petrol krizi ve onun sonrasında dünyanın ekonomik ve kültürel olarak yeniden yapılandırılması gündeme geldi, sanat da kendisine biçilen yeni elbiseyi giymeye başladı.

Hızlı bir bireyselleşme, onun getirdiği postmodernizm gibi kavramların üzerinde filizlenen yeni üretimler.

Hangisi doğru?

Bu yazının kısa alanına sığmayacak kadar uzun bir tartışmadır.

Ancak yaşadıklarından malul bir kalabalığın, kaybolan gülümsemesinin, içine gireceği bir düş bulmak için iz sürmelerine tanık oldukça; aklımıza bu topraklarda yetişip ünü dünyaya yayılan bir usta geldi.

Mehmet Nusret. Heybeliadalıydı.

Hangi Parti Kazanacak?” öyküsünde; bugünlerde saatlerce her ekranda tartışılan sorunun yanıtını üç beş sayfada vermişti.

Kahramanın 1950’li yıllarda yapılacak bir seçimin sonuçlarını tahmin etmek üzere “her şeyi bilen Murat Ağa”nın yanına varmasıyla başlayan öykü olağanüstü trajikomik bir yapıya ve zamanlar ötesi bir örüntüye sahip.

Ustanın mizahı, şakası toplumun her kesiminden insana seslendiği ve içine aldığından, sanatı hem ulusal hem de evrenseldi.

Acıklı yazım da mizah yazımı da sonunda “Yaşamın hoyrat itkilerinin, acı veren yalnızlığını, öz benliğinin karmaşık dehlizlerinde kaybederken, soluklanan bir tay gibi yeniden hayata katılabilme korkusunun savunmasızlığıyla odasının karanlığına gömülen…” kıvamına gelince…

Sanat entelektüelin beyaz yakalıya sunduğu bir ürün biçimine dönüştü, kendi içine kapandı.

Mehmet Nusret sokakta yaşayan bir insandı.

Otobüse biner, kahveye gider, mürettiplerle çay içerdi. Kısaca hijyenik olmayan bir yaşam sürerdi diyelim, anlayan anlasın. 

Her sosyo-ekonomik katmanla olan yakın ilişkisi, öykülerini de taşlamalarını da sokaktaki insanın hakiki dertleriyle ilişkili biçimde işlemesine yol açıyordu.

Özellikle 22 Mayıs’ta ölüm yıldönümünde anımsayacağımız Şair Eşref gibi taşlama ve mizah ustalarından aldığı kalemi halk adına kullanması, neredeyse yaşanan her tuhaf durumda ‘Tam Aziz Nesinlik hikaye’ sözünü, halkın gündelik yaşamına eklemişti.

Doğru ya! Siz onu Mehmet Nusret değil, Aziz Nesin diye tanırsınız.

Tabii ki sanat özünde insan hikayesidir.

Ancak onun toplumsal ve ekonomik bağlamlarını da göz önüne alarak…

Hayatın içinde şaşkınlıkla izlediğimiz her sonucun arkasında çok uzun bir olgunlaşma dönemi, yani bir süreç vardır.

İnsanoğlunun kolayına gelenin genellikle süreç üzerinden değil, sonuçlar üzerinden yorum yapmak olduğunu gözlemliyoruz.

Süreci görmek stratejik bakış, süreci etkileyenlerin farkına varmak kültürel dinamikleri anlamak, sonucun üzerinden yapılan hareketler de taktiksel çabalardır.

Sanatçının entelektüelliği bütün bunları biraz erken görmesindedir.

Japon şiir sanatı haikular, meseleleri açıklamakta eşsizdir.

Kısa şiirlerdir. “Söylemeli ve çekip gitmeli söz” diye tanımlarlar kendilerini…

Aziz Nesin’in mizah öyküleri ve taşlamaları da böyledir.

Saatler süren ekran tartışmalarıyla zaman öldürmek yerine, önce Aziz Nesin’in o güzelim öyküsünü okuyun. Sonra da sokağa çıkıp insanların arasına karışın, sohbet edin, gülümseyin, dinleyin… 

Çoktan unutulmuş Aziz Nesin’in yetmiş yıllık bir hicviyle bitirelim yazıyı “Sorma Ata’m halimizi / İşte geldik dizindeyiz! / Yata yata çok yorulduk, / Tatil yaptık izindeyiz.