Hürmüz krizi Türkiye’ye bir gerçeği yeniden hatırlatıyor: Coğrafya stratejik değer üretir ama ekonomik dayanıklılık üretmez. Türkiye, NATO üyesi, İran’ın komşusu, Körfez’le ilişkili, Avrupa için önemli ve Irak-Ceyhan hattı üzerinden alternatif enerji koridoru olabilecek bir ülkedir. Bu, jeopolitik bakımdan önemlidir. Ama aynı Türkiye, dış enerji şokuna yüzde 31,53 enflasyon, yüzde 37 politika faizi, reel olarak değerli bir kur ve büyüyen cari açıkla yakalanmışsa, coğrafi avantaj tek başına bir güvence sunmaz. Jeopolitik ağırlık artarken iktisadi kırılganlık da büyüyebilir. Asıl mesele, bu ikisini aynı anda yönetebilecek kapasiteyi kurup kuramadığınızdır.
Bugün için Türkiye’nin önündeki temel soru şudur: Hürmüz’deki kırılmayı yalnızca izleyen bir ülke mi olacak, yoksa bölgesel ağırlığını ekonomik dayanıklılığa çevirebilecek mi? Bence asıl sınav burada. Eğer yüksek enerji fiyatları bugünkü seviyelerinde istikrar kazanırsa, mesele artık yalnızca petrolün pahalılaşması olmayacak; cari açığın büyüdüğü, enflasyonun yapışkanlaştığı, kur rejiminin daha maliyetli hale geldiği ve toplumsal huzursuzluğun arttığı bir döneme gireceğiz.
O durumda “kendi düşen ağlamaz” demek de yetmeyecek; çünkü düşüş, sadece karar vericileri değil, bütün ülkeyi yakasından paçasından çekip aşağı sürükleyen bir mekanizmaya dönüşmüş olacak. Hürmüz krizinin Türkiye açısından nihai anlamı, tam da budur: jeopolitiğin yeniden merkezde, ekonominin ise hâlâ savunmasız olduğu bir eşikte bulunuyoruz.