
MURAT SEVİNÇ
Hayli zaman önce izlediğim ‘yeni yıl’ konulu bir TV skecinde, Türkiye’nin bir yöresinin, uzun süre aynı yılda (sanırım 1960’larda bir yıldı) takılıp kaldığı, sonraki yıllara girmediği anlatılıyordu. Türkiye Devleti de belli konularda o yöreyi andırıyor.
2015’te parti kapatılması ve HDP’lilerin dokunulmazlıklarının kaldırılıp yargılanmaları gündeme gelebiliyor. Erdoğan artık hiç kimse için sürpriz olmayan açıklamalar yaparken, İstanbul Barosu ve Vatan Partisi genel başkanı Doğu Perinçek de boş durmayıp yangına körükle gidiyor.
Bu yazıda, ‘ne idiğü fazlasıyla belli’ iktidar sahiplerini boş verip ‘şahin’ AKP muhaliflerine (!) bakalım. İstanbul Barosu ve Perinçek’e.
Daha önce de sıklıkla yazmaya çabalamıştım. Türkiye’de belli konular, birbirine taban tabana zıt görünen kurum ve kişileri milliyetçilik şemsiyesi altında bir araya getirir. Milliyetçi refleksin harekete geçirilebildiği konuların başında da, herkesin malumu, Kürt meselesi var. Neredeyse yüz yıldır, her dönemde dönüşerek devam eden ve son on küsur yılda adı artık daha açık konulmaya başlanan bir sorun.
Marx’a göre ‘toplumlar çözemeyecekleri sorunları gündemlerine getir(e)mez’. Yani, eğer bir sorundan söz ediyorsak artık onu çözmek için gerekli koşullara/araçlara da sahip olabiliriz demektir. Örneğin Türkiye’nin Mars’a gidememe gibi bir sorunu yok ama Kürt sorunu var! Demek ki artık sorun olarak tanımlanabilen ve dolayısıyla çözülme olasılığı bulunan bir olgudan söz ediyoruz.
Kuşkusuz çözüm, çözüm sürecinde rol alabilecekler, çözüm için gerekli araçlar gibi ifadelerin içeriği de ‘sorunun’ nasıl tanımlandığına bağlı. Kürt sorunu ‘eşit yurttaşlık/demokratikleşme’ sorunu mu, yoksa ‘terör’ sorunu mu? Mesele bu. Kullanılacak araçlar ve başvurulacak yöntem, başlangıçtaki tanıma göre saptanır. Tanımlayacak olanlarla o tanıma uygun biçimde davranacaklar ise, içinde yaşadıkları maddi koşullarından ayrı düşünülemez.
Türkiye, defalarca yanlış teşhis koyduğu bir soruna hatalı (doğal olarak) tedavi yöntemleri uygulama peşinde ve tabii o yöntemlerin muhatabı olan insanlar da, ürün. İktidarı muhalefeti ve yurttaşıyla, milliyetçi bir ‘ürün’. Ve Kürt sorunu, milliyetçiliğin nefes borusu…
İstanbul Barosu yönetimi ve Perinçek’in açıklamalarına bakalım. Herhalde şundan kuşku duymayız: Her ikisi de ‘solcu’ olduğu kanısındadır ve Kürt karşıtlığı gibi bir ithamı şiddetle reddederler. Ayrıca AKP ve Erdoğan’a muhalifler. Buna mukabil mevzu Kürt sorunu olduğunda, aynı dille benzer açıklamaları yapabiliyorlar. Safları sıklaştırıyorlar, hiç duraksamadan.
İstanbul Barosu’nun açıklaması bir yanıyla matrak, diğer yandan çok vahim. Matrak tarafı şu: Uzun yıllar sınav kâğıdı okuyanlar, öğrenci milletini ‘kâğıtlarına’ göre tasnif edebilir! Sınav kâğıtları öğrencinin kişiliğini ve niyetini kolaylıkla ele veren metinlerdir. Çalışkan öğrenci, çalışkan beceriksiz öğrenci, tembel yetenekli öğrenci, tembel dürüst öğrenci, tembel numaracı öğrenci vs…
Tembel ve üçkâğıtçı öğrencilerin bir kısmı, sınav kâğıdında hoca ‘tavlamaya’ çalışır. Hiç çalışmamıştır, bu nedenle lafı uzatır. Uzattıkça, arada bir yerlerde mantıklı ve doğru bir şeyler de yazabilme olasılığı bulunduğunu düşünür. Bir de hocanın hoşuna gidecek sözcükler serpiştirir. Diyelim ki hoca sol görüşlü. Kâğıdın olur olmaz satırlarına örneğin ‘son kertede’ gibi ifadeler yerleştirir ki göze girsin ve üç beş not kapsın! Oysa okuyanı sinirlendirdiğiyle kalır. Kimi muhafazakâr öğrenciler de, aynı sonuca ağır oturaklı görünerek varmaya çalışır. Yalan yanlış, özenti eski Türkçe bir dille öyle ‘ağdalı’ bir kâğıt verirler ki, Osmanlı paşalarından biri hortladı sanırsınız.
İşte Baro’nun son derece vahim açıklaması bana ‘tembel ve uyanık’ öğrencileri anımsattı. Sanki milliyetçi ergenlerin eline kâğıt kalem verilmiş, onlar da aslında bilmedikleri konularda ‘bir kesimin’ hoşuna gidecek maddeler kaleme almışlar gibi. Sorun şu ki, kahramanlarımız yetişkin! Baro’nun ‘sert’ açıklamasında malum retoriğin tüm ‘olmazsa olmazları’ mevcut.
Bir ikisini aktarayım: Olur olmaz satırlara yedirilmiş ‘emperyalizm’. Sıklıkla kullanılan ve muhatabın sözünü/eylemini değersizleştirmeye yönelik ‘sözde’ tespiti. Emperyalizmin asırlık rüyalarının açık edilmesi. Sevr tehdidi. Özyönetim ilanındaki ‘demokrasi’ ve ‘özgürlük’ vurgularının birer ‘maskeden’ ibaret oluşunun teşhiri. Baro yönetiminin üstün mizah yeteneğini sergilemesi açısından da manidar olan ‘Biji serok Obama’ afacanlıkları. HDP’nin bizlerin göremediği gerçek niteliğinin (!) ortaya çıkarılması. BOP’a (Büyük Ortadoğu Projesi) yapılan vurgu. Güneydoğu’daki feodal düzenin bir kez daha anımsatılması, vesaire…
Yargının ‘savunma’ ayağının temsilcisi olan Baro bildirisinin ‘hukukla’ ilgisizliği, ‘pes‘ dedirten üslubu ve saptamaların vahameti bir yana, söz konusu metin insanı memleketteki hukuk eğitimi ve ortalama hukukçu niteliği üzerine de bir kez daha düşünmeye sevk ediyor. Aslında hayli ayrıntılı biçimde ele alınması gereken bir zırvayla karşı karşıyayız. Ancak yine bir ‘hukukçu/gazeteci’ olan değerli Ali Topuz öyle güzel bir eleştiri yazmış ki kişisel sayfasında, bu satırların yazarına Topuz’un tespitlerine katılmak düşer.
Ancak hiç olmazsa, ‘ilk üç madde’ meselesinin Baro yönetiminin sandığı gibi olmadığını ve konuya dair farklı görüşler bulunduğunu; DTK açıklaması Türkiye hukuk sistemi açısından aykırı/uygulanamaz olsa da ‘bölgeli devlet’ adı verilen sistemin ‘bölünme’ anlamına gelmediğini ve anadilde eğitimin bir insan hakkı konusu olduğunu hatırlatmadan bitirmeyelim bu faslı.
Perinçek’in HDP’nin kapatılması konusundaki açıklamasına gelince.
Doğu Perinçek uzun yıllar önce konuya dair bir tez yazdı. Tezinde parti yasaklarına eleştirel yaklaşır. 1980’ler ve 90’larda farklı telden çalan bir Perinçek var. Genel başkanı olduğu Sosyalist Parti 1992 Temmuz ayında AYM tarafından kapatıldı (RG-25.10.1992) ve kapatılma gerekçesi, kamuoyunda bilinen şekliyle ‘bölücülük’ idi!
Anlayacağınız Perinçek 1992’de AYM kararıyla ‘bölücü’ olarak tescil edilmiş bir partinin lideriydi. Türk ve Kürtlerin federal devletinden, bölgesel özerklikten, Türkçe ve Kürtçe iki resmi dilden, Kürt ulusundan vs. söz eden bir siyasetçi ve yazardı. Sonrası malum. Hidayete erdi. Kişisel olarak ileride ‘Umre’yle taçlandıracağını düşündüğüm siyasi kariyerinin şu anki evresinde Perinçek, HDP’nin kapatılması gerektiğini düşünüyor ve bunu yüzü hiç kızarmadan dillendiriyor.
Gerçi neden kızarsın; herkes gibi o da olması gereken yerde. Her neyse… ‘Perinçekler’ hakkında kalem oynatmak insanın içini sıkıyor. Bir değil iki değil, hangi birini yazacaksın!
Hâl böyleyken kabul etmek gerek ki aslında Kürtler, memleketin uğursuzunu ‘bir araya getirme’ gibi bir işlev de görüyor! Sayelerinde o meşhur büyük milliyetçi/faşizan fotoğrafı daha açık seçebiliyoruz! Hukukçusu, siyasetçisi, yazarı, akademisyeni, TV soytarısı, sermayedarı vb. Dilleri, düşleri, niyetleri, dünyaları ne kadar da benzer. Galiba aralarındaki belirgin fark, sakal ve bıyıkları…