ERAY ÖZER*
Yanılmıyorsam 1999 yılıydı. Üniversite nedeniyle yaşadığım Ankara’dan İstanbul’a dönüyordum. Yataklı Ankara Ekspresi’nin önünde trenin kalkmasını bekliyordum. Önümden kemik rengi trençkotu ve elinde siyah deriden evrak çantasıyla hızlıca bir adam geçti ve trene bindi.
Bir an Süleyman Seba’yı gördüm sandım. Fakat o kadar yalnız, o kadar tek başınaydı ki ‘koskoca’ Beşiktaş’ın başkanının tren garına yanında bir allahın kulu olmadan gelmiş olmasını aklım kesmedi.
Ertesi gün gazetede dönemin cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’i ziyaret için Ankara’da bulunduğunu öğrendim. Bir arkadaşım uçak korkusu nedeniyle Seba’nın Ankara ziyaretlerinde treni tercih ettiğini söyledi.
Tren tamam. Ama o yalnızlık?
Hayatı Beşiktaş’tan ibaretti

Gücünü yalnızlığından alan bir adamdı o sanki.
Başkan olmasına rağmen Beşiktaş’ın her maçına gitmez, viskisini köşedeki tekel bayiinden alır ve uğruna bir hayat adadığı takımını evinde tek başına izlerdi.
Hayatı Beşiktaş’tan ibaret bir adamdı Süleyman Seba. Öyle ki Beşiktaş onun işi, hobisi, sporu, ailesi, arkadaşı ve tabii sevgilisiydi.
Ölesiye bir nezaket
Hayatta Beşiktaş kadar değer verdiği, hiç vazgeçmediği bir diğer şey nezaketti.
Şimdi geriye dönüp arşivlere bakınca dillere destan nezaketinden yine sadece Beşiktaş için taviz verdiğini görüyoruz. Döneme ait şike tartışmaları içerisinde Beşiktaş’ını korumaya çalışırken nezaketin sınırlarını aşmamak için nasıl da çaba gösterdiğine şahit oluyoruz.
Nezaket deyip geçmeyin. Ölesiye bir nezaketten söz ediyorum.
Beşiktaş’ın Fenerbahçe’yi yenerek kazandığı bir kupa sonrası dönüş yolunda, Fenerbahçelilerle aynı uçağa denk düşünce oyuncularına sevinmeyi yasaklayan bir incelikti onunkisi.
1984’te başkan olup 2000’de bugün hala hatırlayanların içini sızlatan ‘Ahmet dursun, Seba gitsin’ tezahüratlarıyla başkanlığı bırakmak zorunda kaldığında bile nezaketinden prim vermedi.
2000’lerde başka bir gezegendeydi artık
80’lerin dünyasında futbolun kitleler üzerinde sahip olduğu naif anlam 90’larda sarsıntıya uğruyor, 2000’lerde ise hayatın olağan akışı artık kaybetmeyi utanılacak bir şey olarak yeni bir ahlaki koda dönüştürüyordu.
1993’te rakibin şike yaptığından duyulan şüphe üzerine, Türk futbol tarihine geçen ‘şerefli ikincilik’ kavramına 2000’lerde kesinlikle yer yoktu artık.
“Şampiyon olamadığımız için tarih bizden belki hiç bahsetmeyecek ama biz şerefli ikinciliğimizle övünüyoruz” diyen Seba, artık başka bir gezegene ait gibiydi. Başkanlıkta kalmak, belki de en çok, hayatı inceliklerden ibaret gören adamı, efsane başkanı üzecekti.
O sözler yok mu…
2000 yılında başkanlığa veda konuşmasında Ömer Hayyam’dan yaptığı alıntı, hangi duygular içerisinde ayrıldığının özetiydi: “Dostlarım, dostlarım… Ama ben dostlarımdan çok korkarım.”
Yıllar sonra bir söyleşide ihanete uğramış hissedip hissetmediğine ilişkin bir soruya şu yanıtı vermişti: “İnanma insanların samimiyetine, menfaati için gelir vecde, Allah cenneti vaat etmeseydi Allah’a dahi etmezdi secde!”
Zoraki Onursal Başkan
Ayrılırken Onursal Başkan olmayı bile istemedi. Kulübün tek Onursal Başkanı olsun istiyordu. Bir vakitler kendisini alnından öpen Baba Hakkı, Hakkı Yeten. Olmadı, ısrar ettiler, hayır diyemedi.
Fakat iki seçimde Hasan Arat lehine yaptığı destek açıklamalarını saymazsak, Onursal Başkan titrini kullanıp kulübün işlerine karışmaya da kalkmadı. Beşiktaş’ını uzaktan sevmeye devam etti.
Hiç ölmez gibiydi

2013’ün Nisan ayından bu yana günlerinin yarısı hastanede geçti. Ateşi çıkıyor, hemen müdahale ediliyor, hastanede geçen bir ayın sonrasında yeniden evde bakıma alınıyordu.
Yine de sanki Süleyman Seba hiç ölmez gibiydi. O hep vardı. Sadece Beşiktaş’a veya futbola da değil, insanlığa dair bir şeyleri bizlere hatırlatmak, unutturmamak için hep var olmalıydı sanki.
Büyük usta İslam Çupi uğurlasın Seba’yı
Onu ben değil, büyük usta İslam Çupi uğurlasın. Ve Çupi’nin bu satırlarını Beşiktaş hiç unutmasın!
“Beşiktaş’a her şey bulunabilir. Belki ezeli, ebedi bir şampiyonluk yolu, belki hudutsuz servetler, belki Avrupa kupalarında bir final dönemeci, belki başka takımların hep yenildiği fantastik bir dünya. Ama bir Süleyman Seba asla!”
* ERAY ÖZER, En çok yazmayı sevdi. Uzunca bir süre sporu kamuya açık alanlara, dünyanın geri kalanını ise sadece kendine yazdı. Radikal, Taraf, Doğuş Dergi Grubu derken şimdi bir süre kurumsalın dışına çıkıp sadece yazmak, kendine ayırdıklarını da kamulaştırmak niyetinde. Sporla flörtü Birgün Gazetesi’nde devam ediyor. Bakalım…